Ne dersiniz?

Pikniğin adı ne olsun?
 
Ölümün Görev Bilinci e-Posta

 

 

 

 

 

 

 

Rutin kitap, dergi, kırtasiye, film, albüm ve benzeri bir sürü ıvır zıvır satan, çoğu zaman aradığım kitabı bulamadığım bununla beraber neredeyse her köşe başında bulunan kitapevi gezilerimden birinde karşılaştım.  Adı çok ilgimi çekti. Uzandım elime aldım. Kitabın üzerinde kocaman Nobel ödüllü yazardan diyordu. Aslında Nobel ödüllerine karşı ön yargım var. Kitabın üzerinde Nobel Ödüllü Yazar'dan ibaresini görünce sıkıcı bir kitap daha diye düşünür es geçerim ama adı geri koymamı engelledi.  “Körlük”. Portekizli daha önce hiç okumadığım bir yazar.

Çocukken kendi kendime oyun oynardım. Görme engelli insanlar nasıl yaşarlar acaba diye merak eder gözlerimi kapatır “mış gibi” oyunu oynardım. Aynı oyunu sağ kolum kırılsa ve kullanamasam diye de oynardım. Oyun sonrası güçlülüğümü fark eder mutlu olurdum. Kitabın da benim oyunlarım gibi kurgu olduğunu, bunun üzerine yazıldığını belki fazladan felsefesi üzerine de durulduğunu ummuş ve almıştım.

Kitabı bir çırpıda bitirdim. Beklediğimden çok daha fazlasını verdi bana bitirdiğimde. Olayların gidişi haricinde verilen imgeler öyle etkileyiciydi ki bazı noktalarda midemin bulantısından yarıda bıraktım okumayı. Mide bulantımın sebebi sadece o anki durumun gözlerimin önünde belirmesinden değildi.  İnsan evladının zalim yüzünü sözünü sakınmadan vermesiydi de. Konu körlük ve görememek üzereyken olayların bu kadar açık ve net şekilde sinema izler gibi önüme gelmesi de ayrıca bir ironidir.

Filmi de yapıldı Körlük’ün. Ama benim imgelerim ile yönetmenin imgeleri oturmadı birbirine ve sevemedim. Kitabı okurken hissettiğim tüm o kızgınlık, acıma gibi duygularımın çok daha azını yaşadım izlerken filmi.

Bu kitaptan sonra elbette ki devam etti Saramago okumalarım. “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” kitabı önce adı sonra konusu ile çekti beni. Ölümün olmadığı bir ülke ama dünya üzerindeki sadece bir ülke. Ölüm’ün kızıp “ben olmayım da görsünler” dediği üstelik ülkede çıkan kaos ile başka ülke ilişkilerinin de romanın içine doğal olarak girdiği politika hatta “maphia” dahil içinde çok şey barındıran bir kitap.  

İnsanların algılayış düzeyiyle ispatlanmamış olsa da çocukluğumuzdan beri iki yüce varlık olan ölüm ile tanrının her zaman her yerde olduğuna inandırılmışızdır, diğer bir deyişle onlar omni presentis*varlıklardır ve bu sözcük de diğer birçok sözcük gibi Latince ile yunanca melezidir. Esasında kelimeler ağzımızdan büyük kolaylıkla çıkıverirler ve çoğu zaman biz bu sözcüklerin gerçekte ne ifade edebileceğini fark etmeyiz bile. Tanrının her yerde olduğunu söylemek kolaydır, ölümün de her yerde olduğunu söylemek kolaydır, ama bu iki varlığın her zaman ve her yerde bulundukları takdirde ister istemez bulundukları her yerde görülecek her şeyi de görmek zorunda kalacaklarını göz ardı ederiz. Olaya tanrı açısından bakarsak görevinin gereği olarak aynı anda kâinatın her yerinde olması gerekir, bu böyle olmasaydı, zaten kâinatı yaratmış olmasının da bir anlamı kalmazdı, tanrının yalnızca küçücük ve adına dünya denilen bir gezegenle uğraştığını düşünmek gülünç olur… Ölümün durumu ise daha farklıdır, önceki sayfalarda aktardığımız üzere bu ölüm yalnızca insanlara ayrılmıştır ve gözlerini bir an bile bizden ayırmaz, öyle ki ölüm zamanı henüz gelmeyenler bile onun gözlerini üzerlerinde hissederler.” (* her yerde bulunan)   

 Latin kültürü ve edebiyatı sevgim daha da perçinlendi Saramago sayesinde. Açık sözlülüğü dışlanmasına neden olsa da bildiğini söylemekten vazgeçmemiş yazar için yattığı yer nur olsun demek onun fikirlerine ters düşse de ölümsüzlerin arasına girdiği için zaten amacına ulaşmanın huzuru ile yolculuğuna çıktığını düşünüyorum… Ne yazık ki her yerde bulunan ölüm Saramago’yu görmezden gelmemiş ve görevini yerine getirmiştir.

 

Jose Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Merkez Kitaplar, 2007 Sf: 145, 146