Ne dersiniz?

Pikniğin adı ne olsun?
 
Oscar Wilde Üzerine... e-Posta

 

"The Artist in Prison"'dan bir bölüm

Oscar Wilde, "De profundis" ile "The Ballad of Reading Gaol"ı yazıncaya dek, kendisini -yaşantısını örnek alarak- "yüksek kafa gücü, dahice bir yetenek bir kimseyi yaratıcı bir sanatkar yapmaya yetmez" savını kanıtlamaya vermişti. Buna karşın, tek isteği büyük bir sanatkar olmak, tek tanrısı da sanat olduğu için kendisini bu tanrının sevgili kullarından biri yapmaya  esirgeyeceğini düşünemiyordu.

 

 

Gerçekten Wilde için iki dünya vardı: Her gün içinde yaşadığımız dünya ile sanat dünyası. Ona göre bu dünyalaradan birincisi cansıkıcı bir tekdüzelikle kendini tekrar edip dururdu; sanat dünyası ise, sonsuzluğa dek benzersiz kalırdı. Wilde da işten bundan dolayı, ülküsel güzellik olduğuna inandığı şeyin ışıkları arasında bütün varlığıyla yaşamak üzere, donuk gerçeğe sırtını dönmüştü. En büyük amacı kendi yaşayışını bir sanat eserine dönüştürmek, yalnızca güzellik duygularının yasalarına göre yaşamaktı.

Deha çoşkunluğu içinde kimse onun kadar uzağa varamamış, buna karşın, kimse de onun yaşantısının bu döneminde olduğu kadar sanatkar olmaktan uzak düşmemiştir. Güzellik uğruna dünyayı horgörmüş,öyleyken gene de, gerçek sanat ölçüleriyle, hemen hemen bir hiç kalmıştır. O dönemde bütün eserleri Dorian Gray'in, kendisi genç, çekici kalmasına karşılık, yüzü buruşan portresini andırır. Yaşantısına gelince, bir şahesere dönüştürmeyi umduğu bu yaşantıyı "De Profundis"in ilk sayfalarında gereğince yorumlamıştır. Gene de, dehasını yaşayışına, yeteneğinin de sanatına aktardığını ileri sürmüştü. Parlak bir sözdü bu; Andre Gide'in de pek hoşuna gitmiş kendisine ilke edinmişti. Gerçekte ise süslü bir sözden başka birşey değildi. Deha da, yetenek de insanın hem yaşayışında, hemde eserinde etkisini gösterir. Şu açık bir gerçektir ki ancak yapma bir esr üretebilen bir yetenek gene ancak uçarı, amaçsız bir yaşayışa destek olabilir. Her gece Savoy'da yemek yiyebilmek için insanın dahi ya da soylukişi olmasına gerek yoktur; parası olmak yeter. Gide Wilde'ı Asyalı bir Bachus, birApollo, Bir Roma İmparatoru olarak tanımlıyor. "Işık saçtı." diyor. Evet Elbette ışık saçtı. Yalnız hapisteli Wilde kendisi ne diyor? "En büyük kusur yalınkat olmaktır"

Sanırım Wilde,mahkum olmadan önce, yeryüzünde hapishane diye bir şeyin bulunduğunu düşünmemiştir. Düşündüyse bile, içinde hapishanelerin kendisi çapında kimseler için kurulmamış olduğuna değin sessiz bir kanı bulunuyordu. Bütün yasalar mekanizmasının yalnızca kendisinin ayrıcalıklı kişiliği için var olduğuna dahi inanmıştı; çünkü ilk önce kendisi Lord Alfred Douglas'ın babasına karşı dava açmıştı. Talihin acı bir cilvesi olarak, dava bumerang gibi geri döndü, onu vurdu, onun mahkumolmasıyla sonuçlandı. Kendisine uşak yapmaya niyetlendiği yasa onun efendisi oldu. Wilde da ancak o zaman anladı hapishane diye bir şey bulunduğunu......

Albert CAMUS

Encounter (Mart 1954)