Toplantıya cep telefonu kullanma özürlü bir adam olmam sebebiyle (telefonumu arabanın içinde unutarak, arabayı da bir başkasına verince), Bahadır’ı arayamadım ve “bu soğukta nasıl gelecek şimdi” vicdan azabıyla, Beyoğlu’na birazda erken geldim. Uzun zamandır Beyoğlu’na gitmediğim içinde 15- 20 dakikalık soğuk ama temiz havada –İstanbul için ne kadar olursa- kısa bir tur attım.
Artık toplantı vakti geldi “Kitapbaşı” olarak yerimi almalıyım diyerek, Mihrimah Sultan’a gittiğimde beklentimin yerinde olduğunu ve henüz kimsenin gelmemiş olduğu gördüm. Tam sıcacık yayla çorbasını keyifle yemeye başlamıştım ki, Bahadır’cım, motosiklet kıyafetleriyle çıkageldi ve Bahçeşehir’den değil, başka bir yerden geldiğini söyleyerek benim vicdan azabımı ortadan kaldırdı.
Yasemin, Hande, İmran, Burçin, Ali, gurubumuzun en küçük üyesi Duru, Volkan, Devrim, Eylem ardı ardına geldiler. Uzun zamandır göremediğimiz (en azından ben) ve özlediğimiz Doğan’da ilk gelenlerden biri idi. Burçin’in toplantısında olduğu kadar olmasa da neşeli bir toplantı öncesi söyleşisi başladı. Toplantıya katılacaklarını söyleyen, anne adayımız Tuğba ile en taze annemiz Meltem beklenmeye başlandı.
Artık başlasak mı dediğimiz bir anda, Tuğba’da, kızıyla birlikte yorgun ama yinede neşeli, gelip masanın başındaki yerini aldı. Meltem’den de gecikeceği bilgisi ulaştıktan sonra toplantıyı başlatmaya karar verdik.
İlk söz tabi ki kitapbaşı olarak benim. Toplantıyı başlatmalı, yazar hakkında bilgi vermeli, kitabı neden seçtiğimi söylemeliyim. Farklı bir kültüre ait bir kitap seçmek istediğimi, ve kapalı gözle 2009 yılında Asya Edebiyat Ödülü alan Su Tong’un Türkçeye çevrilmiş olan iki eserinden, daha çok tartışacağımızı tahmin ettiğim Pirinç’i seçtiğimi anlattım. Yazar hakkında da biraz internetten, biraz Çin’deki bir arkadaşımdan edindiğim bilgileri sıralayarak, sözü sesini ve yorumlarını özlediğimiz Doğan’a bıraktım.
Kitabın ancak 150 sayfasını okuyabilmiş. Dili olarak; “adam öylesine yazmış biz de okuyoruz işte” şeklinde yazılmış bir dili olduğunu, konunun bir yerlere gitmesini beklemesine rağmen hiçbir yere gitmediğini, kitabın neden yazıldığını anlayamadığını, Büklüm Bulut’un –yollu- olduğunu ve kitaptan hiçbir şey anlamadığını söyledi. “Benden şimdilik bu kadar sonra tekrar konuşuruz” diyerek Devrim’e sözü geçirdi.
Devrim, “Bulması okumasında daha zor bir kitap oldu benim için” diyerek başladı söze. Devrim kitabı çok rahat okumuş, çeviriyi beğenmiş. “Savaş kitaplarını severim ve özel bir ilgim var bilirsiniz, buna rağmen savaş kitaplarında bile bulamadığım vahşet ve kabalık vardı” dedi. Bu filmin kötü adamı benim kitabına Meltem’in yaptığı “testesteronu yüksek kitap” tanımlamasına uyan bir kitap olduğunu düşünmüş. Çin’lilerin pis olduklarını, tarzlarının pis olduğunu hissetmiş. “Öyle ilişkiler var ki sabunu düşüren gitti” diyerek, kitaptaki çarpık ilişkilere atıfta bulundu. Bir dönem kitabı olduğunu, Çin’in çalkantılı döneminde, savaşın olduğunu, kıtlığın olduğunu ancak bunların siyasi etkilerinin adamın hayatında veya romanda olmasını beklediğini söyledi. Kitap bir ailenin hikayesini anlatması açısından Ömer Lütfi Akad’ın, KURBAN adlı romanını hatırlatmış Devrim’e. Aradan 5 yıl zaman geçtikten sonra bu kitaptan aklında çok bir şey olmasa da bazı şeylerin kalabileceğini söyleyerek bitirdi sözlerini.
Taze anne adayımızdaydı sıra ve ilk sözü Elif Şafak oldu. Ben de adı geçen şahsı çok sevdiğimden! olsa gerek söylediğini not almamışım. Şimdi ise hatırlamıyorum bile.
Yazım dili dışında, bir “Mahsun Kırmızıgül” hikayesi gibi imiş, sevgisizlik, vahşet içeren bir kitap olarak tanımladı kitabı Tuğba. Bir gıda mühendisi olarak Tuğba kitapta anlatılanlardan yola çıkarak pirincin hangi özelliklerinin vahşete, afrodizyağa sebep olduğunu araştırma ihtiyacı hissetti. Kitap bittikten sonra bir boşluğa düşmüş, anlatımını sürükleyici bulmuş. Yazarın bu kitabının dışında başka kitabını okumayacağını ama bunun kitabı beğenmediği anlamına da gelmediğini düşünüyor.
Sıra Eylem’de. Burçin’e okuttuğu kitap için etmediğini bırakmayan Eylem şimdi bana neler eder bu kitap için diye, endişe içinde bekliyorum. İnanılmaz hızlı okunuyor diye başlıyor söze. Sanırım beni yumuşatıp gardımı düşürecek sonrada süründürecek. Edebi bir tad alıyorsun diye devam ediyor. (Ne oluyor bu Eylem’e böyle? dikkat et İshak) İnsancıl bir kişi iken nefret yüklü bir insana dönüşüyor diyor Beş Ejder için. (başlıyoruz) Beş Ejder’in canavara dönüşmesine rağmen, ölen bir insanı düşündüğünü, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, kitap boyunca Beş Ejder’in insancıl bir şeyler yapmasını beklediğini, ancak olmadığını, Beş Ejder’in içinde bulunduğu ortamdan çok nefret etmesine rağmen bunu bastırdığını, hiç değilse kendi çocuklarına farklı davranması gerektiğini düşünmüş. Kitapta mesaj bulamamış, dört ay önce Çin’e gittiği için kitap Çin’i hatırlatmış Eylem’e. (Şimdilik sorun yok, zaten bu kadarını bekliyordum). Okumasaydım hayatımda eksiklik hissetmezdim diyerek bitirdi Eylem. (Ohhhhhhhh)
Bahadır’cım, Edirne’den dostum, yol arkadaşım var sırada. Kitabı sevmekle sevmemek arasında kalmış Bahadır. Yazım tarzından ise nefret etmiş. “Karakterler konuşuyor mu, anlatıcı bir şeyler mi anlatıyor anlamadım. Sanki ben yazıyormuşum hissine kapıldım” diye düşünmüş, kendinin kötü yazdığın kastederek. Kitabın anlattığı şeyi “Saf Kötülük” olarak tanımladı Bahadır. Beş Ejder’in şehre geldiğini, orada kalmaya karar verdiğini, ve bunu için her şeyi yaptığını bir şeylerden nefret ettiğini, kin duyduğunu, pirincin O’nun için hayat anlamına geldiğini düşünmüş.
İçimizde Çin’i en iyi bilen kişi olarak Ali var sırada. “Pek bir şey söylemeyecektim, ama arkadaşların söylediklerinden sonra bir şeyler söylemek ihtiyacı hissettim” diyerek sazı eline aldı. Kitabı bir günde bitirmiş, kolay okunabilir bir kitap diyor. Fakat başta Devrim olmak üzere arkadaşların genelde katıldığı “vahşet” in kitapta olmadığını, “olanın olayları ham görüntüsüyle aktarmak” olduğunu söyledi. Çin’deki gözlemlerine göre; en önemli unsurun para olduğunu, zaman, zaman paranın ailenin önüne geçtiğini, pisliğin onların kültürünün bir parçası olduğunu, pek çok yerde –yerlere tükürmeyiniz- tabelalarının bulunduğunu, yazarın herhangi bir mesaj vermeye çalışmadığını düşündüğünü söyledi. Kitabın, kendisine; (Kurban’ın aksine) Scarface filmini hatırlattığını, yazarın, karakterlerin derinliğine inmeden yazdığını, ancak iyi bir anlatıcı olduğunu düşündüğünü de ilave etti. Çeviriyi ise başarılı bulduğunu, kitabın kendisine bir şey katmadığını, ancak eğlenerek okuduğunu, küfürlü anlatımı ise yaşamın kendisinde bulunduğu ve çok yerde bu şekilde konuşulduğu, dolayısıyla da gerçekçi bulduğu için çok sevdiğini, aldığı notlardan bize aktardı.
Yasemin ise söze, Bahadır’ın elektronik postalarından birinde söylediklerini kastederek “zorlanacağımı düşündüm ancak çok rahat okudum” diyerek başladı. Sanırım bu kadınlarla bizim aramızdaki bir fark. Yasemin de Eylem gibi, kitabın sonuna kadar, Beş Ejder’in insancıl özelliğini bekleyip durmuş. Söylemedi ama, sanırım bu yönünü göremeyince hayal kırıklığına uğramış. En azından ben öyle hissettim. Neyse, kitabı “süreç kitabı” olarak tanımladı ve Yüz Yıllık Yalnızlık’ın çok basit bir benzeri olduğunu söyledi. Çin’lilerin kültürlerinin kitapta yazıldığı gibi olup olmadığını düşünmüş. Başlangıçta yazarın başka kitaplarını okumayacağını, fakat Burçin’in Blogunda yazdığı yazıyı okuduktan sonra okumak gerektiğini düşünmüş.
Sıradaki isim Duru. Fakat ben okumadım diyip geçiştirdi. Ben, çocuk Thyke kurulunca O’nu oraya şutlamayı öneriyorum. Böyle devam edemez.
Babası İmran ise hapşırıklarla sıranın kendisine gelmesini bekledi ve bir doktor olarak; “kitabı beğendim ama okuyabilmek için sağlam bir mideye sahip olmak gerekiyor” diyerek, okuyanların midelerinin sağlam olduğunun, bakmadan teşhisini koymuş oldu. Yazar bu konuda herhangi bir şey yazmadığı için, Beş Ejderin köydeki hayatının nasıl olabileceğini merak etmiş. Beş Ejder, köylülerin çok değerli, şehirlilerin ise çok değersiz olduğunu kabul eden bir karaktermiş. Yazarın diğer kitaplarını da merak etmiş. “Bir önceki yazarla karşılaştırılırsa bu yazarda bir cevher var” diyerek Burçin’e ciddi bir taş attı İmran. Taşı attı ve sustu nedense.
Kendi kitabının toplantı notlarında bana methiyeler düzen Burçin’cim, sevgili dostum tabii ki çok olgun bir insan olarak “bir önceki yazar hakkında söyledikleri hariç diğerlerine tamamen katılıyorum” diyerek cevap verdi. Kitapları derinlemesine incelemeyi başarabilen, bunları hemen herkesten farklı bir bakış açısıyla okuyabilen, kitapların mutlaka beğenilecek yanlarını bulup ortaya koyabilen Burçin, kitapta 246 sayfa boyunca yoğun bir diyalog olmasına rağmen tırnak işaretleri, çizgiler olmaksızın diyalogları bizlere aktarmasının önemli bir başarı olduğunu düşünmüş. Ayrıca Çin kültürünü anlatan bir kitap değil önemli bir dönem kitabıdır dedi.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu. O ana kadar dönem kitabı diyenlere sessizce katlanmış olan Volkan bir anda parlayarak, “Ne dönemi kardeşim, ben bu kitabı yeniden yazayım, mekan yerine Sulukule’yi koyayım, pirinç metasını da kaldırayım, sen buranın Çin olduğunu anlayamazsın dönemin de o dönem olduğunu anlamazsın” diyerek Burçin’in dönem kitabı tanımına katılmadığını nazik bir şekilde ifade etti. “ Beş sayfa Japon istilasını yazmış” diyen Volkan’a karşı Burçin, “Her şeye ideolojik yaklaştığı” nı iddia ettiği Volkan’ı çok ama çok nazikçe susturmaya çalıştı. Masadan gelen diğer nazik uyarılar neticesinde Burçin konuşmasını sürdürerek, yazarın o dönemde Çin’de insanların hayvan gibi yaşadıklarını itiraf ettiğini, karakterlerin hepsinin hayvandan farkı olmadığını, Türkiye’de böyle bir dönem olsa bunu anlatabilecek bir yazar olup olmadığını düşündüğünü söyledi. “Bence kitaptaki tüm karakterler kötü ve çıkarlarını düşünen karakterlerdi ancak içlerindeki en dürüst karakter Beş Ejder’di. Pirinç deposundan içeri girdiği andan itibaren ne yapacağına karar verdi ve bunu yapmak için kendini nefretle besledi” diye de ekledi. Yazarı çok merak etmiş benim sevgili arkadaşım ve araştırmış. Gelenekselliği seven ancak yenilikçi bir yazar olarak tanımlıyor yazarımızı.
Sıra Volkan’a geldiğinde, Burçin’le yaptığı tartışmada söylediği gibi bir kitaba “Dönem Kitabı” tanımlamasının yapılabilmesi için karakterlerin etrafındaki olayların, karakterleri etkilemesi gerekirdi düşüncesini söyledi. Olayların geçtiği tarihte olan ve o dönemin önemli olaylarının kitapta çok az geçtiğini, örneğin Japon işgalinin beş sayfa ile hatta zorlama olarak kitapta yer aldığı düşüncesini paylaştı. “Kitapta göklere çıkarılacak hiçbir şey yoktu, kitabı beğenmedim, Büklüm Bulut, Müjde Ar’ın gençlik yılları” diyerek, bana Volkan’sız toplantıları neden özlediğimi hatırlattı. Bu arada kitabımı beğenmediği için O’nun kitabını beğenmeyeceğim notunu da bir kenara iliştirdim.
Bundan sonra, Burçin’le beraber kollarını kavuşturup, “küstüm oynamıyorum” şeklindeki bir tavır takınarak oturdular. Ali’de sağ olsun bu pozu bize ve onlara göstererek, hem onları hem bizi tekrar güldürdü.
Hande, kitabı beğenmiş. Konuşma işaretlerinin olmaması, o’nu rahatsız etmemiş. Kitabın yarısından sonra daraldığını, ama rahat okuduğunu söyledi Hande de. Dönem kitabı olarak tanımlıyor kitabı ve Volkan’ın tanımladığı, “Türk filmi gibi” olduğunu hiç düşünmüyor Hande. Sadece Beş Ejder’in hayatını anlatmaya çalışan bir kitap, yazarın vermeye çalıştığı bir şey de yok diyor, benim gibi.
Toplantının başlamasından sonra aramıza sessiz sedasız katılarak, katıldığı andan itibaren varlığını hissettiren Meltem, sözü alınca “bu kitap gurubunda mülayim olarak tanımlayacağım iki insandan biri Burçin diğeri İshak’tı. Ama ikisi de üst üste testesteron kitabı okuttu bize” diyerek bizi kınadığını ima etti. Burçin’i bilmem ama “ben ne yaptım böyle” diye düşünmeden edemedim. Meltem de kitabı beğenmiş ve dönem kitabı tanımlamasına daha çok uyduğunu düşünmüş. O’na ilginç gelen ise “Uzakdoğu insanının bize onurlu insanlar olarak tanıtılmış olmasına karşın, kitapta anlatılanların bunun tam tersi” olmasıymış.
Meltem’in konuşmasının ardından toplantı fazla uzun sürmedi. Benim için güzel geçen toplantı sonrası her arkadaşıma, geldiği için, okuduğu ve yorum yaptığı için, okuduğu kadarıyla yorum yaptığı için, bana da değer verip aralarına aldıkları için çok teşekkür ederim.
Sevgilerle