|
UÇURTMA AVCISI DEĞERLENDİRMESİ /EVREN E.
Özetle; Afganistanlı bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Toplumda saygın bir yeri olan, maddi olarak sıkıntısı olmayan Baba, oğlu Emir, çocukluk arkadaşı ve evde yardımcı olarak bulunan Ali ve Ali’nin oğlu Hasan’la beraber yaşamaktadırlar. Baba eşini oğlunu doğururken kaybetmiştir.
Ali ve oğlu Hazara’dır. Hazaralar Afganistan’da herkesle eşit haklara sahip olmayan azınlık bir gruptur. Hasan Emir gibi okula gidemez, evlerinin yakınındaki nar ağacının dallarında otururlarken Emir’in okuduklarını büyülenmiş gibi dinler..
Afganistan’da okullar kışın tatil olmakta ve tatilde uçurtma yarışmaları yapılmaktadır. Uçurtmaların ipleri cam parçacılarıyla kaplanmıştır, bu parçacıklar uçurtmaların uçarken iplerini kesmeye yaramakta, en son gökyüzünde kalan uçurtma sahibi yarışmayı kazanmaktadır. İpleri kopan, yere düşen uçurtmaları kapan çocuklar da vardır, buna uçurtma avcılığı demektedirler.
Emir ve Hasan’ın arkadaşlıkları: Hasan ve Emir beraber büyüyor, oynuyorlar ama dost olamıyorlar. Bir şeyler hep eksik arkadaşlarında. Hasan’ın karakteri Emir’e kıyasla Baba’ya daha çok benzemektedir. Hasan’ın oğlu olduğunu açıklayamayan Baba sevgisini de açıkça gösteremez. Emir babasının sevgisini yasal olarak gösterebileceği, mirasını bırakacağı oğlu, babasından farklı yaratılıştadır. Okumayı futbol oynamaya tercih eder. Duygusal olarak algı düzeyinin yüksek olduğunu düşünüyorum, babasının Hasan’a gösterdiği ilgi ve şefkati kıskanıyor. Ve bu yüzden Hasan’la arkadaş olamıyor.
Emir uçurtma yarışmasını çok önemser, kazanırsa babasıyla arasını düzelteceğine inanır. Kazanır fakat o gün çok kötü bir olaya çaresizce şahit olur, adeta kilitlenmiş bir şekilde, bağıramaz bile… Bunun ağırlığını bir ömür taşıyacaktır.
Bu bölüme; Hasan’a Assef’in kötülük yapacağını anlatan yere geldiğimde okuyamadım. Okumaya ara verdim. Sonra gerçek değil sadece bir kitap diyerek okumaya zorladım kendimi. Okuduğum gece de uykum kaçtı. O gece aldığım notlardan:
“Korkunç bir kitap. Beynime matkapla delikler açılmış ve yüreğim bıçakla kesik kesik edilmiş sanki. Dünyanın kötülüklerine neden engel olamıyoruz, neden isyan etmiyoruz, nasıl insanlığımızı kaybedebiliyor ve hayvandan alçak hale gelebiliyoruz?
İçim yanıyor. Hasan ve tüm acı çekenler için. Böyle bir dünya var olmayı hak etmiyor. İçim zehirlendi adeta. Sadece bir kitabın sayfalarından tanık olmamla oldu bu. Yaşayanları ne kadar etkilemiş olmalı..
Yıkılmış dünyayı yeniden umutlarla toplayamıyorum şu an. Biraz olsun gören, hisseden için yürüyüp gitmek, sağına dönüp uyumak mümkün gözükmüyor.”
Okuduktan sonra filmini de izledik, evini bizlere açan ve çok güzel hazırlıklar yapan Hayriye Hanımın misafirperverliği için teşekkürler. Film kitapta anlatılan her şeyi kapsamıyor ama yine de izlenmeye değer.. Kitabı daha çok beğendim.
Uçurtma yarışı ve sonrasında olanların ardından Hasan ve Ali evi terk eder. Afganistan’ın Rus işgaline uğraması ve İslami cumhuriyetin ilan edilmesine, Taliban’ın yönetimi ele alışına ve yaptıklarına şahit oluruz. Aile Amerika’ya yerleşir. Geçinmek ve Emir için eğitim almak zor olmuştur. Baba hastalanır, oğlunun evlendiğini gördükten bir müddet sonra hayatını kaybeder. Çocuğu olmayan Emir bunu yıllar önce Hasan’ı korumaya çalışmamasının cezası olarak görür. Baba’nın arkadaşı Rahim Han’dan telefon aldığı gün her şeyi telafi edebileceğini düşünür. Rahim Han Emir için çok önemlidir. Çocukken yazdığı ilk hikâyeyi okuması için ona vermiştir. Baba, Emir’i anlamaz takdir etmezken, Rahim Han, Emir’e değer vermekte, onu dinlemektedir.
Emir Hasan’ı bulmak üzere Afganistan’ a döndüğünde kendisini bekleyen tehlikelerin farkındadır. Yeniden iyi olmak mümkün, düşüncesiyle Hasan için çok geç olsa da Hasan’ın oğlu Söhrab’ı kurtarmak için çırpınır. Ve Assef’le çok eski bir hesabı kapatırlar.
Afganistan’da çocuk çok ama çocuklu yok dedirten olaylar yaşayan Söhrab’ı kurtarır Emir ve onu evine getirir. Yaşadıklarının etkisiyle Söhrab konuşmamaktadır. Evdeki bir koltuk gibi sessiz, kıpırtısız yaşar yeni ailesiyle.. Bir uçurtmanın ardından bakarken kırık bir gülüş yakalar Emir Söhrab’ın dudağın kenarında ve bu cılız ümitle biter öykü..
Çok akıcı olarak okudum. Kütüphaneye ders çalışmaya giderken bütün gün ders çalışamam ya biraz da kitabı okurum diye çantama atmıştım. Fakat ders çalışmak ne mümkün, kalan 200 sayfasını okuyup bitirdim. Okurken de gözlerime engel olamadım.
Yazar kendi iç hesaplaşmasını yapmış, yaparken de içten , samimi öyküsünü paylaşmış.. Onların çaresizliğini, fakirliğini okuyunca insan sahip olmaktan ve dert ettiği ufak şeylerden utanıyor. Utanmaktan fazlasını yapmak gerekiyor. Yazar da kendi adını verdiği bir yardım kurumu oluşturmuş Afganistan için.
UÇURTMA AVCISI DEĞERLENDİRMESİ / HAYRİYE ÖZEL
Uçurtma Avcısı’na başlarken,kitabın bestseller olması nedeniyle açıkçası biraz endişeli başladım.Bu kitap, bestseller olan kiataplara dair oluşan önyargımı tamamiyle yok etti.. Basbayağı edebi bir kitapla karşılaştım. Derin sözlerle anlatılan hikaye son derece duyarlı, incelikli, dili yalın. En önemlisi bunu “büyük söz söyleme”kaygısına kapılmadan,okuyucunun gözüne sokmadan sahici ve samimi bir şekilde yapıyor. Felsefe , oya gibi işlenen psikoloji de hiç yüzeysel değil.
Yarı otobiyografik olan hikaye ; güven,sadakat,ihanet,kıskançlık,vefa,sevgi, ırkçılık-etnik ayrımcılık,Afgan Tarihi dolayısı ile Dünya tarihi,göçmenlik,mülteci olma, aidiyet duygusunun yanında bence VİCDAN ekseninde şekilleniyor.Bir şekilde vicdanı suçlu olan kişi bedelini ya da cezasını çekmeden özgür olamıyor.Özgür değilsen nerde olduğun önemli değil,hayatın kendisi hapishane olup çıkıyor.Kitabta, herhangi bir suç ya da hata her neyse sadece yapanı bağlamadığı gibi bunun etkilerinin zincirleme devam ettiğinin de altı çiziliyor.
Kitabın arka kapağında yazılan “Uçurtma Avcısı’nda anlatılan olağanüstü bir dostluk” cümlesine katılmıyorum.Çünkü dostluk da bir denge vardır.Gerektiğinde her iki taraf da fedakarlık eder,karşılıklı alış ve veriş vardır.Burda ise tek taraflı fedakarlık ve tek taraflı veriş var.Hep alan taraf olan Emir,gerektiğinde Hasan’a yapması gereken yardımı yapmadığından aralarındaki kopmaya mahkum olan ipler de kopar.Dramatik yapı da zaten bu ayrılış üzerine kuruludur.
Kitabı; fiziksel ve duygusal bölüm olarak ikiye ayırmak mümkün.
Fiziksel Yapı; 1-Monarşi (Afganistan) 2-Sovyet İşgali ve sonrasında Amerika’ya göç 3-Amerika 4-Taliban dönemi
Duygusal Yapıyı ise; Huzur veren ve Huzur vermeyen bölümler şeklinde ifade edilebilir.Huzur veren bölümler insanın içini ısıtıyor örneğin, Emir’in kış tasvirleri ve kitabın sağduyusu,dengesi Rahimhan’ın sohbetleri, Emir’in Hasan’a kitap okumaları bu cinsten.
Huzuru yok eden,rahatsız eden bölümler daha çok. Taliban döneminde, açlıktan kamyonun peşinden koşamayan çocukların, çocuk olması engellenmiş çocukların anlatıldığı bölüm. Sayfa 376 da “Çocuk çok,çocukluk yok” cümlesi bunu çok güzel anlatıyor.
Rahimhan’ın, Emir’e söylediği,” tekrar iyi insan olmak mümkündür” cümlesi kitabın sloganı gibi.Nitekim emir bu cümle ile yaptığı hatayı telefi etmek üzere hareke geçiyor.
Hasan karakteri, özel bir çocuk,alt sınıf olarak görülen Hazara ırkına mensup.Kendi sınıfının haksızlıklarını kabullenmiş,”yerini” bilen bir çocuk.Asla kendi sınırlarını aşmıyor.Emir ile olan arkadaşlıklarını kullanıp sorumluluklarını ihmal etmiyor.Emir efendi, hasan onun hizmetlisi.Emir ise almaya alıştırılmış bir çocuk ve bunun dezavantajlarını yaşamında görüyor.Emir’in önemli özelliği, acımasızca özeleştiri yapabilme yeteneğinin olması.
Kitabın tek olumsuz tarafı Amerika’yı çok iyi göstermesi ,bir şekilde propaganda yapması.
Uçurtma Avcısı ; günümüzde erezyona uğrayan insanı insan yapan değerleri “hatırlatma kılavuzu” olarak da fazlasıyla okunmayı hak ediyor.Öneren Evren arkadaşıma tekrar teşekkür ediyorum.
Sayfa 428-Sohrab’ın suskun olduğunu söylemek.yanlış olur.Suskunluk, huzur içeriyor .Sakinlik,dinginlik.Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi. Sessizlik ise düğmeyi kapatmak.Kesmek.tamamen durdurmak.
Kitaptan Notlar:
1-Üç yıl üst üste yılın romanı seçilen tek kitap
2-Afganistan’da Nasreddin Hoca fıkraları çok popüler
3-Afganistan’da okullar kışın tatil,Uçurtma yarışlarını da kışın yapıyorlar.
4-Pakistan’ın başkenti İslamabad’da olan dünyanın en büyük camisi diye yer alan cami gerçekten de Guiness Rekorlar kitabına girmiş dünyanın en büyük camisi ve mimarı Bir Türk olan Vedat DOLAKAY, 40 proje içerisinden seçilmiş,esasında bu cami, Kocatepe Caminin yerine yapılacakmış.
5-Hazara ırkı doğuştan köle. Okula gidemiyorlar, okuma yazma bilen % 5 falan,bunlar da kendi imkanları ile öğrenenler
6-Yarı otobiyografi olan kitabın yazarının, roman kahramanı Emir ile bir ilgisi yok.
www.kiterunnermovie.com Yazarın sohbet videosunu da bu siteden görebilirsiniz. "Uçurtma Avcısı" yazarı Halit Hüseyni ile röportaj...
38 yaşındaki Halit Hüseyni yazmaya dair hiçbir şey bilmiyor. Alt çekmecesinde geri çevrilmiş hiçbir roman taslağı yok ve bir laptop, bir espresso ve hüzünlü bir yüz ifadesiyle kafelerde takılacak zamanı da yok. Kaiser’de dahiliyeci olarak çalışıp, Sunnyvale kasabasındaki evine döndüğü mütevazı yaşamında, bir roman yazmak için gerekenin sadece karısı ve iki küçük çocuğu uyurken biraz erken kalkıp işe gitme saatine kadar çalışmak olduğunu düşünmüş. Sonra da tek yapılması gereken müsveddeleri bir yerlere göndermek, bir ajans edinmek ve bir yayıncı bulmak.
Kulağa naif geliyor, değil mi? İşte bu kitap böyle oluşturulmuş; Uçurtma Avcısı, Kâbil’e dönen bir Afgan göçmenin öyküsü.
Hüseyni Kâbil’de doğmuş. Annesi orada bir lisede Farsça ve tarih öğretmeniymiş; babası ise büyükelçilikte çalışıyormuş. 1978’de Sovyet askerlerinin yaptığı darbe ve ardından gelen Sovyet istilasından sonra, 1980’de aile ABD’de politik sığınma hakkı elde etmiş.
Hüseyni evime geldi ve mutfak masama oturup konuşmaya başladık. Kaiser’de dahiliyeci olarak tam zamanlı bir işiniz var. Ne zaman yazıyorsunuz? Erken! Hastalarla dolu bir günden sonra pilim bitmiş oluyor. Sabah beş gibi kalkıyorum, sekize kadar yazıyorum. Kitap büyük oranda bu saatlerde yazıldı.
Yazmayı nasıl öğrendiniz? Bilmiyorum. Eğitim falan almadım. “Romanınızı Nasıl Yayınlatırsınız?” diye, iki günlük bir seminere katıldım. Lisede ve üniversitede birkaç kısa öykü yazmıştım.
Gençliğinizde yazar olmak istiyor muydunuz? 10 yaşındayken buraya geldim. Geldiğimde, yazmak konusunda hiçbir şey düşünmüyordum bile. Göçmenseniz bir amaç edinme duygunuz oluyor, o zaman bunu düşünmeye başladım. İngilizce konuşamadığınız ve daha yeni öğrenmeye başladığınız bir sırada, yazar olmak gibi bir şeyi pek düşünemiyorsunuz zaten.
İnsanlarla çalışmak istiyordum. İtibarlı bir şeyler yapmak. Sabahları uyanıp da yaptığım şeyin bir amaca hizmet etmiyor olduğunu hissetmeyi hiç istemedim. Ben 15 yaşındayken, yerleşmek için bizi San Jose’ye getiren anne babamın gurur duymasını istiyordum. Bu onlar için çok zor olmuştu. Babam bir diplomattı ve şoför eğitmenliği yapmaya başlamıştı. Buraya gelişimizden kısa bir süre sonra birkaç olay olmuştu. Bir keresinde kapı çalındı ve elden düşme giysiler, ayakkabılar ve bir Noel ağacıyla Kurtuluş Ordusu’ndan izciler geldiler, paldır küldür içeri dalmışlardı. Küçük düşürücüydü. Elbette müteşekkirdik. Ama utanmıştık. Düşündürücü bir deneyimdi. “İşte, bizim buradaki kimliğimiz.”
Bunun üstüne babanız hemen sosyal hizmetlere gitti... Evet. Şimdi babam Afganlara sosyal yardım dağıtmak için çalışıyor. Yardım almalarının onlar için ne kadar zor olduğunu biliyor.
Tıp fakültesinde, yazar olmak isteyen 10 yaşındaki çocuğu düşündüğünüz anlar oldu mu hiç? Bu hayalin daim olacağını düşünmüş müydünüz? Tıp fakültesi ve doktorluk ihtisas devresi çok yoğun geçti. Alışveriş merkezlerinde dolaşmaya ya da bir fincan kahve içmeye vaktiniz yoktu, değil ki roman yazmak. Belki on yıl yazmayı, hatta okumayı bile düşünmedim. Evlenip bir iş bulana kadar böyle bir şey olmadı, 1999’da bir gün arabayla eve gidene değin... Bir iş görüşmesinden eve dönüyordum ve şu düşünce aklıma takıldı, “Eğer şeytanla ya da öyle bir şeyle görüşme yaparsam ne olur?” Daha sonra küçük ve hınzır bir korku öyküsü fikri aklıma geldi.
Eve gittim, yukarı çıktım ve bu kısa öyküyü yazmaya başladım. Ortaya çıkan şey gayet iyiydi! Cehennemde iş görüşmesi. Bu başka bir öyküyü getirdi ve bir başkasını, ta ki yaklaşık bir düzine oluncaya kadar. Bazıları küçük yayın organlarının dergilerinde yayınlandı. Kesinlikle büyük dergilerde değil. Yayınlanmamış kısa bir öykü yazdığımda roman da başlamış oldu. Kayınpederim bunun harika bir öykü olduğunu söyledi, ama çok kısaydı. Böylece onu bir roman olacak şekilde geliştirmeye başladım. 2001’in Mart ayıydı. 11 Eylül’e kadar gayet düzenli bir biçimde yazdım. Daha sonra dolaba kaldırdım.
Neden? Ülkemin ABD’ye gerçekleştirilen bu saldırıda adının anılmasından utanç duyuyordum. “Taliban” sözcüğünü televizyonda ilk duyduğumda çok canım sıkıldı. Afganların baskı göreceğini düşündüm.
Size böyle bir şey oldu mu? Herkes inanılmaz derecede nazikti. Hastalar bana, “Umarım iyisinizdir, umarım kimse sizi rahatsız etmiyordur, dilerim aileniz iyidir,” gibi sesli mesajlar bırakıyorlardı. Birkaç ay sonra kitaba döndüm ve geçen haziranda bitirdim. Eylül ayında da sattım.
Bundan sonrası çok hızlı gelişti... Henüz zamanıyken yayıncım kitabın çıkmasını istiyordu. Şükran gününden hemen önce, editörüm bana çok güzel bir mektup yazıp, “Ekte romanın ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bazı şeyler var,” dedi. Onun eleştirilerini ben de paylaşıyordum. Mektubunun sonunda, romanı Noel zamanı bitmiş halde almak istediğini belirtiyordu. Dört hafta! Müsveddenin dört bölümünü yeniden yazdım ve yeni bir son oluşturdum. İlk kez bu kadar hassas bir yazma evresi geçirdim.
Ne gibi değişiklikler yaptınız? Afganistan’dan kaçıp, Fremont’ta Afgan halkıyla buluştukları bütün ABD bölümünü yeniden yazdım. Başkahraman Emir’in aslında Amerikalı bir karısı vardı, adı Susie’ydi ve Midwest’tendi. Ama bu, kitabın kültürel aromasından bir şeyler götürüyordu. Ben de onu Afgan bir kadına dönüştürdüm.
Kitapta, Emir ve Süreyya birlikte baş başa hiç zaman geçirmeden evleniyorlar. Amerika’da kavga ve kötü seyahat deneyiminin yaşandığı zorunlu altı aylık bir zaman geçirmeden evlenilmez...
Bunu kendi karımla tanışıp evlenmemizden çıkardım. Çok kısa bir nişanlılık dönemimiz olmuştu. İlk olarak bir cumartesi günü babamın evinde tanışmıştık. Ailelerimiz dosttu, ben de stajyerlimi yaptığım Los Angeles’tan ziyarete gelmiştim. Eşim ABD’de büyümüştür ama Farsça’yı akıcı bir biçimde konuşabilir ve bu dili yazıp okuyabilir. Pazar günü Los Angeles’a döndüm ve perşembe günü arayıp ona karşı iyi niyetler beslediğimi ve babamı onu istemeye gelmesi için aramayı düşündüğümü söyledim. Bunu o da ister miydi? Dedi ki: “Babanın evindeki sohbetimizden gerçekten hoşlandım, ben de sana karşı iyi duygular besliyorum. Bu yüzden, dur da babamla konuşayım.” Ve telefonu kapattı. 10 dakika sonra yine yaradım, “Söyle babana gelsin,” dedi. Cuma nişanlandık, iki ay sonra da evlendik. Daha sonra birbirimizi tanıdık.
Kitabın işlediği temalardan biri de, çocuğun babasını memnun etme arzusu. Afganistan’da babalık saygı gösterilen bir kurum. Erkekler, falancanın oğlu olarak tanınıyorlar. Kendi babanızla ilişkiniz nasıldı? Babamın benim yaşamımdaki yeri çok büyük. Ona derin bir saygı duyuyorum. İyi arkadaşız. Birbirimize iki ayrı hitap şeklimiz var, biri resmi biri samimi. Annemi ve babamı daima saygı gösterilmesi ve gururlandırılması gereken insanlar olarak düşünmüşümdür. Ancak Amerikalı çocukların babalarından istediklerini daha açık, daha özgürce konuşabildiklerini görüyorum. Babamla konuşurken kendimi rahat hissetmediğim konular vardır. Bunlar için anneme giderim.Öte yandan, Emir’in babasıyla ilişkisi neredeyse patolojik, en azından başlangıçta.
Kültürünüzün devamlılığını korumak sizin için ne kadar önemli? Çok önemli. Evde Farsça konuşuyoruz. Çocuklarımın Farsça konuşup, yazıp, okuyabilmelerini istiyorum. Dil her şeyin anahtarı. Eğer kültür kilitli odalarla dolu bir evse, dil de onları açan anahtardır. Eğer o anahtara sahip değilseniz, kendinizi bir kültüre, özellikle de kendi kültürünüze uydurmanız çok zordur. Kendinizi yabancılaşmış ve soyutlanmış hissedersiniz. Bu yüzden ilk adım dildir. Martta Afganistan’a gittiniz. Buraya geleli ne kadar zaman oldu? Yirmi yedi yıl. Merak beni yiyip bitiriyordu. Böyle yerlerin gerçekten var olduğunu görmeye ihtiyaç duydum – dolaştığımız çarşılar, eski okulum, cumaları babamın beni götürdüğü camiler ve ben çocukken pikniğe gittiğimiz eski kraliyet sarayı. Her şeyi gördüm. Bütün nostaljik özlemlerimi giderdim. Babamın evini buldum. Romanda Emir’in babasının evini bulmasıyla ürkütücü biçimde benzer bir şeydi.
Bu imkânı size romanın doğası veriyor. Bir şeyleri gözünüzde canlandırıyorsunuz, kendinizi karakterlerin bulunduğu yerlere koyuyorsunuz ve neredeyse onlarla birlikte yaşamaya başlıyorsunuz. Böylece sanki çoktan Kâbil’e dönmüş gibiydim ve savaşın yıkımlarıyla kötü sonuçlarını yaşıyordum, zaten babamın evinde gibiydim. Kapıdan içeri baktım, evin hatırladığımdan ne kadar küçük, nasıl da dağılmış olduğunu gördüm
Afganlar nasıl insanlardır? Mesela İtalyanlardan, Fransızlardan ya da İngilizlerden ne farkları vardır? Çok gururludurlar. Çok sıcaktırlar. Topraklarını ölesiye koruyucu olabilirler. Yabanidirler. Sevecendirler. Kâbil’deyken sokaklarda dolaştım, şehir dilencilerle doluydu. Pek çoğu kadın ve çocuktu. Küçük bir çocuk yanıma geldi. Sohbet etmeye başladık. Doğal olarak onun bir dilenci olduğunu düşündüm. Bir fotoğrafını çektim. Biraz para çıkardım ve, “Al oğlum, ekmek falan alırsın,” dedim. Paraya baktı. “Ben dilenci değilim. Bize çaya gelmek ister misiniz?” dedi. Bana evini gösterdi, çatısı olmayan üç duvar vardı ve duvarlar harap olmuştu. Tam ortada büyük bir çukur vardı, merdivenin ise iskeleti çıkmıştı. İnsanlar sadece bunun altında oturuyorlardı, bu molozun. Çocuk da beni çaya davet ediyordu.
Kendinizi hâlâ bir göçmen gibi hissediyor musunuz? Burasını evim gibi hissediyorum. Ama duygusal olarak hâlâ Afganistan’a bağlı olduğumu da hissediyorum.
Bir daha geri döner misiniz? Oraya geri taşınmak benim için zor olacaktır, en azından şimdi. Hiç hazır olmadığım fedakârlıklar gerektirecektir. En önemlisi de bir babayım. Çocuklarımı şu an güvenliğin hâlâ yeterli olmadığı Afganistan’a götürmek mantıklı olmayacaktır. Afganistan’ın yeniden yapılanmasına katkıda bulunmak istiyorum. Bir şeyler yapmak. Ama bunu orada yaşayarak yapamam.
Röportajı Yapan: Adair Lara Türkçesi: Tülin Er * Bu röportaj, 8 Haziran 2003 tarihli San Francisco Chronicle gazetesinden alınmıştır.
|