Ne dersiniz?

Pikniğin adı ne olsun?
 

Kitaplık

Masumiyet Müzesi e-Posta

 

Yazar:

Orhan Pamuk

Çeviri:

-

Yayınevi:

İletişim Yayınevi

Thyke Küme:

Thkye Ankara

Kitap Sahibi:

Evren E.

Toplantı Tarihi:

Nisan 2009

Toplantı Yeri:

Turunç Cafe

Toplantıya Katılanlar

Toplantı 5 NİSAN  2009 14.00’te Turunç Cafe’de yapıldı.Handan TÜFEKÇİBAŞI, Hayriye  ÖZEL , Ahmet YARLIGAŞ. Evren E.  toplantıya katıldı.

Kitap Hakkında

Kitabı öneren arkadaşımız , Evren E.
Kitabı, Ahmet Bey ve Handan Hanım çok beğenmekle birlikte , tekrar olduğunu söylediler. Evren ve ben özgün olduğu konusunda birleştik. Detaylı düşüncelerimiz aşağıda yer almaktadır.

Toplantı Notları

MASUMİYET MÜZESİ / HAYRİYE ÖZEL
       Masumiyet  Müzesi  Okur ayarları şöyledir:  
1- Farklı aşk öyküsü okumak isteyenler
2-Sayfalar dolusu gördüklerini, hissettiklerini, hissettirdiklerini okumaya tahammülü olan, okumayı, sırf edebiyat olduğu  için de seven okurlara uygundur.

       Masumiyet Müzesi; saplantılı bir aşk romanı, anlatım şekli ile son derece özgün, aynı şeyi ,-tekrar gibi dursa da tekrar değil-  farklı nesnelerin üzerinden ince ince, uzun uzun  ifade etme şekli ile de kitabı   aşk hüznünün senfonisi olarak  okumak da  tanımlamak da  mümkün. Dil olarak, yazarın diğer kitaplarına göre daha yalın, yer yer eğlenceli-gülünç,    kolay okunabilen, okuma açısından katmanları olmayan bir kitap ,ancak bu yönü onu yüzeysel yapmıyor, blakis söyledikleri ile alabildiğine derin, gerçek, şiirsel ve edebi. Özellikle zaman , mutluluğun ve ilişkilerin felsefesi yapılıyor.  Sigara ve rakı da kitabın  ayrılmaz parçalarından, adeta da kişi olarak yer alıyorlar!

        Masumiyet Müzesi  ile edebi hazzın dışında verilmek istenen, aşkın insanı ne hale getirdiğidir. Ayrıca yazarın ifadesi ile bu kitapla “mutluluğu bilmek”, “mutluluğu bilmemek” yani bulunduğu durumun farkında olmanın üzerinde durduğunu belirtmektedir. Nitekim kitap “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum” cümlesi ile başlayıp, “ Herkes bilsin mutlu bir hayat yaşadım” ile bitiyor. Toplumumuzda, hangi sınıftan olursan ol, dışarıdan mutlu görünmenin-içerisi önemli değil !-başkalarının sizi mutlu olarak algılamasının her şeyden çok önemli olduğunun, bu hezeyanla yaşandığının altı çiziliyor.

       Masumiye Müzesi’ni, diğer aşk hatta efsane olmuş aşklardan ayıran en büyük özelliği,bin bir türlü objeler üzerinden duyguları en ince detayına kadar sayfalarca anlatması.Sevdiğinin sigara içişinden, bakışından, oturmasından, kalkmasından, küpelerinden, sevdiğinin bulunduğu mekandaki eşyalardan bulunduğu ruh halini anlatırken neredeyse sevdiği kişi olduğunu      hissediyorsunuz. Bu yönüyle de edebiyatta özel bir yeri olduğu aşikar.Kurgu olan bir romanın nesnelerle kurduğu ilişkiyi anlatan bir müzesinin de olması –olacak olması –ilk, yine bu yönüyle onu özel kılıyor.Romanın aşığı Kemal de, her nesneyi sayması-füsunun içtiği izmaritlerin sayısına-4213 adet- kadar-her dakikayı günü hesaplaması,her gördüğünü detaylı anlatması, gözlemlemesi nedeniyle de farklı bir kişilik sergiliyor.Bu durum rahatsızlık yaratmanın ötesinde sanki, sıradan bir özellikmiş gibi anlatılıyor. Okuyucu da sıradan bir şeymiş gibi okurken aslında sıradan bir şey olmadığını pekala anlıyor.

        Zamanında  yaşanamayan aşkın hesaplaşması 8 yıl sürerken bu eksen de, 1975-2000 yılları adeta zaman tüneli gibi gözünüzün önünden akıyor. Kadın-erkek ilişkileri, cinsel ahlak, bekaret, nişanlılık, evlilik, evlilik öncesi ilşki,  siyaset-80  ihtilali ve öncesinde yaşanan iç savaş-, yaşam kültürü- dönemin ev süs eşyaları, televizyon, sanayi, moda, sinema, sinemadaki sansür,mutluluk,zaman, bürokrasi,rüşvet,müzeler,koleksiyoncular,resim,sosyete,gelenekler,tabular,bankerzedeler,yalılar , boğaz çok detaylı anlatılıyor.

      Yeşilçam sinemasının, vazgeçilmez konusu zengin-yoksul aşkı gibi melodramatik  konulu filmleri romanda çok detaylı görüyoruz.Romanın konusu da melodram-ancak bilinenlerden değil-,izlenen filmlerle uygunluk taşıyor.Romantizm yazarları özellikle Balzac romanının bir ortasında girip okuyucuyu yönlendirmesini, burada da görüyoruz.Çünkü roman kahramanı Kemal, yaşadığı hayatı yazması için Orhan Pamuk adlı yazardan yazmasını istiyor.Ona yaşadığı aşkı anlatırken gerçek hayatın içinde tuhaf kaçan durumlarını okuyucuya tuhaf olmadığını, yaşadığı duygunun nedenini anlatıyor. Bu durum, kitaba  eğlence katmış.Balzac romanlarında bu durum okuma hızını kestiği gibi sıkıcı bir unsurken burada bir espri olarak yerini almış.
 
         Yazar; aşkı aşk yapan şeyin diplomasi  olduğunu , kitabın uzun uzun bunu anlattığını, aynen sinemadaki sansür gibi, ilişkilerin de yasaklı olduğunu , kapalı toplumlarda diplomasinin yoğun yaşandığını göstermek istediğinin altını çiziyor. Büyük bir aşk yaşayan  romanın kişisi Kemal’in, aslında bu aşkı trafik kazasına uğramış biri gibi yaşadığını, ‘Şu geçse  de normal hayatıma dönsem’ diye çırpındığını,’Üç ay sonra bu iş biter de normal hayatıma dönerim’diye umduğunu ama üç ay sonra hiç bitmediğini, sekiz yıl çırpındığını söylüyor. Kitap da tam da bu çırpınmayı, Kemalin gerçekliğinden anlatıyor. Çünkü bunu yaşamayan kişiye çok da normal gelmeyebilir. Anlatımda bu gerçeklik sarsılmıyor. Kemal de bunu çok normal bulmuyor ama hissettikleri bunu yaşamasına engel olamıyor.Yazar bunu trafik kazasına benzetirken,yaşananlara  iradeyi teslim etmek, aşkın müridi olmak olarak da açıklayabilirz. Sevdiğinin yanında olabilmek için her şeye, şikayet etmeden mutlulukla sabreden, sevdiğini şefkatle, şehvetle  seyredebilmek için de zaten  zamanı unutmak gerekir ki, Kemal de zamanı ikiye ayırıyor ve sevdiğinin yanındaki zamanı “zaman dışı” olarak adlandırıyor.

         Romanda “Zaman” başlıklı bölümde 319 sayfada Kemal Basmacı bunu şöyle anlatıyor: “Benim için mutluluk, bunun gibi unutulmaz bir anı tekrar yaşayabilmektir. Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.Çukurcuma’daki eve yemeğe gittiğim akşamların her birini-en zorunu, en umutsuzunu ve en gurur kırıcı olanını bile-bugün büyük bir mutluluk olarak hatırlıyorum.”  Bu noktada yine yazar, “ Sekiz yıl bir eve giden kahraman ‘amma da çatlak’ denmesin diye..Çünkü öyle bir çatlak olduğunu düşünmüyorum kahramanımın.Ben aslında o zamansızlık duygusunu , Kemal’in Çukurcuma’da bir eve sekiz yıl gitmesi gibi şeyleri çok severim.Çünkü bence mutlu olmak zamanı unutmaktır.” şeklinde açıklama getiriyor ki zaten kitabı okurken bu duyguyu neredeyse hece hece hissediyorsunuz.

         Masumiyet kısmını yazar; “ bekaretle ilgili, insanın niyeti ile ilgili, suç ve ceza ile ilgili,yaptığımız bir şeyin sonuçlarını taşımakla ilgili, hayat hakkında önyargılı olmamakla ilgili ve hayat hakkında rahat olmakla ilgili, içinde insanın sanki şeytanın olmamasıyla ilgili bir şey “ olarak açıklıyor.

       Orhan Pamuk’un diğer kitaplarını okuyanların bilebileceği Celal Salik-kara kitap-,Cevdet Bey ve Oğulları,Kara-Benim Adım Kırmızı- Ka-Kar- da romanda yer verilmiş.Ayrıca romanda kendisini ve ailesini de eleştirmekten kaçınmamış.

        Pamuk, romanının ; klasik bir aşk hikayesi olmamasına çok dikkat ettiğini,değişik  bir aşk romanı yazmak istediğini, 10 yıl önce düşünmeye başladığını ve 6 yıldır yazdığını, romandaki nesneleri önce biriktirdiğini,sonra romana dahil ettiğini, annesinin ve babasının eşyalarını romanda  kullandığını, roman kahramanı Kemal ile gözlemcilikte benzeştiklerini, Kemal gibi müzeleri gezdiğini,sinema çevrelerine bir süre girip çıktığını,romanın , aşık adamın kafasının nasıl çalıştığı, algılarının nasıl açıldığı,sahip olmak, elde etmek istediği kadının her jestine kafasını her  çevirişinde ağzındaki sigaranın dumanını nasıl üflediğine kadar takip etmesinin hikayesi de olduğunu, bunları yazarken çok zevk  aldığını  ifade ediyor. Masumiyet Müzesi gibi bir kitabı yazma ilhamını Vladimir Nabokov’un, bir şiire mısra mısra yazılmış notlardan oluşan “Solgun Ateş” adlı romanından aldığını, ayrıca hem romanını hem de müzesini  Proust, Joseph Cornell, Tolstoy, Nabokov, Borges, Spoerri, Milanodaki Bagatti Valsecchi Müzesi gibi derinden etkileyen Frederic MarEs’e –Brselona’daki  Frederic MarEs’e Müzesi-teşekkür ettiğini ve saygıyla andığını da belirtmek de gerekir.Bu teşekkürden sayfa 554 teki yazılanların  yazarın gerçek duyguları olduğunu anlayabiliyoruz.

         Nişantaşı’nda oturan zengin Basmacı ailesinin, 30 yaşında-1975’ te- iyi eğitim görmüş Kemal,yine kendisi gibi zengin,iyi eğitimli Sibel ile nişanlıdır.Nişanlısına daha önce beğendiği çantayı almak için girdiği butikte –Nişantaşı’nda-18 yaşında olan tezgahtar  güzeller güzeli Füsun ile karşılaşır. Füsun, uzaktan Kemal’in yoksul akrabasıdır ancak onu en son çocukken görmüştür. Kemal, Füsundan çok etkilenir ve bir bahane ile onu annesinin depo olarak kullandığı merhamet apartmanındaki daireye çağırır. Füsun gider ve bu gidiş neredeyse iki aya yakın devam eder ve o evde her öğleyin sevişirler. Ta ki Kemal’in Hilton’da yapılan nişan gecesine kadar devam eder. Nişan gecesinde öğrendiği bir gerçek ile füsun, Kemalden uzaklaşır. Füsun ve ailesi Nişantaşı’ndan gizlice kimsenin bilmediği Çukurcuma’dan aldıkları eve taşınırlar. Bir yıla yakın Kemal, Füsun’u arar, dedektif bile tutar en son Füsun’un yakın arkadaşı aracılığı ile Füsun’u bulur.Bu arada Kemal,nişanlısından bin bir güçlükle, bin bir dedikodu ile ayrılmıştır.

         Füsunu, bulmanın sevinci ile Kemal onlardan aldığı davet üzerine Füsunların evine gider. Füsun’un Babası Tarık, annesi Nesibe ve Füsun’un  kocası Feridun ile karşılaşır.Kemal Füsun’un evlenmiş olduğunu öğrenince şok geçirir ama belli etmez. Asıl hikaye de bundan sonra başlar. Kemal,  sekiz yıla yakın bu eve hiç bıkmadan gider. Adeta  Kemal sınıf değiştirir hiç bilmediği çevreye dahil olur.Kemal bu evden her çıkışında bir objeyi aşırmayı da –füsun’u hatırlatıyor gerekçesi ile-ihmal etmez.
 İlişkiye beklentisiz başlayan Füsun’un aşık olması ile Kemal’e olan tavrı,duruşu değişir. Füsun gururlu,inatçı ve kişiliklidir.Sonrasında gereksiz inadı ve hırçınlığı kendisini dolayısı ile  ikisini de beklenmeyen sona  götürür.

        Sayfa 480 “ Aşk, Füsun’un karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler, ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal’in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır.”
    
       Sayfa 84 “ Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez.Bazı insanlar kimi çoşkulu anlarında hayatlarının o altın anını ‘şimdi’ yaşadıklarını içtenlikle (ve sık sık ) düşünebilir ya da söyleyebilirler belki,ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu anını ileride yaşayacaklarına inanırlar.Çünkü özellikle gençliğinde, hiç kimse bundan sonra her şeyin daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa, geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.Sayfa  96    “Yirmi yaşımdan beri üzerimde beni her türlü beladan ve mutsuzluktan koruyan görünmez bir zırh olduğu duygusu vardı içimde.Bu duygunun bir yanı, bana başkalarının mutsuzluğuyla fazla meşgul olmanın beni de mutsuz edebileceğini ve zırhımın delinmesine yol açabileceğini sezdirirdi.”   Sayfa 178  “Mutluluk, benim için artık doğuştan Allah’ın bana bağışladığı ve bir hak gibi, mesele etmeden benimsediğim bir şey olmaktan çıkmış ; talihli, akıllı ve dikkatli insanların çalışarak elde edip koruyabildikleri bir nimete dönüşmüştü.”Sayfa 283  “ Füsun’un karşısında oturmanın verdiği huzur içimdeki aşk cinlerini yatıştırınca, mutluluğun çok basit ve herkesin bilmesi gereken reçetesini keşfedip kendi kendime mırıldandığımı hatırlıyorum :Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca ( Ona hemen sahip olmamız gerekmez.)
 Sayfa 394  “ O arka odada yaşadığım şiiri, o üç-beş dakikanın bana verdiği derin tatmini başka türlü anlatmaya çalışacağım: Zamanın durduğu, her şeyin sonsuza kadar aynı kalacağı duygusuydu bu. Bu duygunun hemen yanında, dünyanın ve alemin basit ve iyi olduğuna dair yüreğimi hafifleten bir inanç, daha süslü kelimelerle söylersem, bir dünya görüşü vardı.Bu huzur duygusu, elbette Füsun’un yüzü, zarif güzelliği, ona duyduğum aşktan besleniyordu. Arka odada onunla üç-beş dakika konuşabilmek, zaten kendi başına mutluluktu. Ama bu mutluluk, biraz da içinde bulunduğumuz mekanın, odanın sonucuydu. Yere,mekana,ruh haline bağlı bu derin huzur, çevrede gördüklerimle, Füsun’un ağır ağır ilerleyen kuş resimleriyle, yerdeki uşak halısının kiremit rengiyle, kumaş parçaları, düğmeler, eski gazeteler, Tarık Bey’in okuma gözlüğü, küllükler ve Nesibe Hala’nın örgü takımları ile karışıyordu aklımda. Odanın kokusunu da içime çeker, çıkmadan önce cebime atıverdiğim bir yüksük, bir düğme, bir makara, daha sonra bana bütün bunları Merhamet Apartmanı’ndaki odada hatırlatır, mutluluğumu uzatırdı.”

        Sayfa 138 “Mutluluklarının asıl kaynağı gizli sevgilileri olan, ama karıları ve aileleri sayesinde mutluymuşlar gibi davranan erkekler gibi yapmaya başladığımı, Sibel sayesinde çok mutluymuşum gibi davrandığımı kısa bir an açıkça hissettim” Sayfa 360 “Eşyaların gücü, içlerinde birikmiş hatıralar kadar, bizim hayal ve hatırlama gücümüzün cilvelerine de bağlıdır elbette. Başka bir zaman hiç ilgilenmeyeceğim, hatta bayağı bulacağım sepet içindeki bu Edirne sabunları, sabundan yapılmış bu üzümler, ayvalar, kayısı ve çilekler, tombala hediyesi olduğu için yılbaşı gecelerinde derinden hissettiğim huzur ve mutluluk duygusunu, Keskinlerin sofrasında geçirdiğim sihirli saatlerin hayatımın en güzel saatleri olduğunu ve hayatlarımızın ağır akan alçakgönüllü müziğini hatırlatır bana. Ama bu duyguların yalnız bana ait olmadığına, bu eşyalarla yıllar sonra karşılaşan müze ziyaretçilerinin de, aynı şeyleri hissedeceğine de içtenlikle ve saflıkla inanırım.”Sayfa 415  “ Füsun’un İstanbul’un kuşlarını yaparken resmettiği arkadaki şehir manzaralarına baktık. İçimde sevinç değil, keder uyanıyordu. Bu alemi çok seviyorduk, ona aittik ve bu yüzden de sanki bu resimlerin saflığı içinde kalmıştık.” Sayfa 557 “ Utangaç koleksiyoncuların yaşadıkları toplum, koleksiyonları ve müzeleri önemsemediği için, toplamak bilgiye, öğrenmeye katkısı olan itibarlı bir şey olarak değil, saklanması gereken bir utanç olarak yaşanır. Çünkü koleksiyonlar utangaçların ülkesinde faydalı bir bilgiye değil, yalnızca utangaç koleksiyoncunun yarasına işaret eder.” Sayfa 571-72 “ Müzemle yalnız Türk milletine değil, dünyanın bütün milletlerine yaşadığımız hayat ile gururlanmayı öğretmek istiyorum. Gezdim, gördüm: Batılılar gururlanırken, dünyanın büyük çoğunluğu utanç içerisinde yaşıyor.Oysa hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirse, hemen gururlanılacak şeylere dönüşürler.”

        Sayfa 316 “ Bu sekiz yılda yavaş yavaş anlayacağım gibi, ben her akşam Keskinlerin evine yalnızca Füsun’u görmeye değil, onu içinde yaşayıp havasını soluduğu alemde bir süre yaşamak için de gidiyordum. Bu alemin temel özelliği  ‘zamandışı’ olmasıydı.Tarık Bey, karısına ‘zamanı unut’ derken, işte bunu kastediyordu.Müzemizi ziyarete gelen meraklının, Keskinlerin bütün eski eşyalarına, bozulmuş, paslanmış, yıllardır çalışmayan çalar saatlerine, kol saatlerine bakarken, bu ‘zamandışı’ tuhaflığı ya da bu şeylerin kendi aralarında oluşturdukları özel zamanı fark etmesini isterim. Bu özel ruhun dışında, radyoyla, televizyonla, ezanlarla haberdar olduğumuz dışarıdaki ‘zaman’ vardı ve vakti öğrenmek demek, dışarıdaki dünya ile ilişkimizi düzenlemek demekti, öyle hissederdim.”  Sayfa 317 “ Aristo, Fizik’inde ‘şimdi’ dediği tek tek anlar ile Zaman arasında ayrım yapar.Tek tek anlar, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeylerdir. Zaman ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgidir. Zaman’ı, şimdileri birleştiren çizgiyi, Tarık Bey’in ‘unut’ öğüdüne rağmen ne kadar gayret etsek de, aptallar ve hafızasızlar hariç kimse bütünüyle unutmaz. Hepimizin yaptığı gibi mutlu olmaya ve zamanı unutmaya çalışabilir ancak insan. Füsun’a aşkımın bana öğrettiklerine ve Çukurcuma’daki evde sekiz yılda yaşadıklarıma dayanan bu gözlemlerime dudak büken okurlar, Zaman’ı unutmak ile saati ya da takvimi unutmayı birbirlerine karıştırmasınlar, lütfen. Saatler ve takvimler, bize unuttuğumuz Zaman’ı hatırlatmak için değil, başkalarıyla olan ilişkimizi ve aslında bütün toplumu düzenlemek için yapılmışlardır, böyle de kullanılırlar.” Sayfa 573 “ Her yerden aynı anda bütün eşyalar, yani bütün hikayem görülebildiği için, müzegezer zaman duygusunu unutacaktır.Hayatta en büyük teselli budur. Kalpten gelen dürtülerle yapılmış ve iyi kurulmuş şiirsel müzelerde, sevdiğimiz eski eşyalarla karşılaştığımız için değil, zaman kaybolduğu için teselli oluruz.”



MASUMİYET MÜZESİ / EVREN E.

Okunması kolay, dili anlaşılır, Kara Kitap gibi zor gelmedi bana.Fikir olarak özgün, anlatımları tasvirlerle süslü. 1965'lerden 85'lere uzanan dönemi anlatırken o döneme ait ayrıntılarla belgesel niteliği taşıyor.
 
Takıntılı hatta hastalıklı bir aşk hikayesini anlatıyor.Kahramanımız Kemal Bey'in babası zengin, iyi okullarda okumuş, nezih semtlarde yaşamış. Sadece Kemal ve çevresindekileri konu alan, onlar dışında kalan toplumun derdi sıkıntısı, yaşam tarzından uzak kalan kitabı bu açıdan soyutlanmış buldum. Ama sonuçta bu insanların hikayesinin anlatılması amaçlanmış. Dönemin kadın-erkek ilişkileri temelinde sosyal çevre anlatılıyor.
 
Kemal Beyimiz hem eşi hem de metresiyle mutlu bir hayalini kurarken , mutluluğun tanımını yeniden yapmak zorunda kalıyor. Biriktirdiği eşyalarla anılarını biriktiriyor..Bir türlü son veremediği ev ziyaretleri...
 
Kendini üzmemek için başkalarının mutsuzluğuyla ilgilenmeyen Kemal'in babası ona güzel bir öğüt veriyor: Bir insana zamanı geçmeden, hayattayken iyi davranmak gerekiyor...