İçimizden Biri Özlem Tansal.. e-Posta

Thyke 6 üyeleri kendi içinden bir dostu, bir yazarı,Özlem Tansal'ı okuyor ...

7 Eylül 2008 günü gerçekleşen toplantıda, Sn. Özlem Tansal ile yapacağımız bir söyleşiyi sizlerle paylaşmak isteriz. Ama önce Milliyet Gazetesi internet sayfasında çıkan bir haberle yaşadığımız mutluluğu paylaşmak istiyoruz...

(Barış Yıldırımın "Kısacık ve Gururlu Öyküler" isimli yazısından alınmıştır...) Özlem Tansal, İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı “Anlam ve Gülendam”da sunduğu kısa ve vurucu öyküleriyle duygu dünyamızı genişletiyor.

Son zamanlarda pek çok yeni yazarın öykülerinin farklı yayınevlerince yayımlanması sevindirici bir gelişme. Bu yazarlardan biri olan Özlem Tansal da uzun süre reklam yazarlığı yaptıktan sonra üç yıl önce Eski Datça’ya yerleşip bir kafe açmış. Yazmaya orada devam ediyor. Özlem Tansal’ın geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından “Anlam ve Gülendam” başlığıyla yayımlanan öykülerinde kent insanının günlük deneyimlerinin yanı sıra, Akdeniz’in aydınlık dinginliğini bulmak da mümkün. Kitaptaki otuz iki öykünün çoğu kısacık, ama arka kapakta Prof. Dr. Nazan Aksoy’un yorumunda da belirtildiği gibi şiir yoğunluğunda parçalar. Bunlardan kitaba ismini veren iki sayfalık “Anlam ve Gülendam” öyküsüne, neredeyse bütün bir ömür sığdırılmış. “Gülendam, zamanın kendisi olmadan geçmesi için bol bol uyudu. Sonra bir yaz gününe uyandı” gibi çarpıcı ifadelerle örülü öyküde, genç bir kızın yaşadığı aşk ve onu izleyen hayal kırıklığı derin bir anlatımla ifade edilmiş

Günlük olaylar Ancak Özlem Tansal’ın kitabındaki öyküler izlenimci değil; en kısa olanları bile, belirgin bir olay üzerine kurulu. İnternette sohbet eden insanlardan tutun asansör aşklarına kadar, günümüz yaşamından izlekler var. İncelikli bir kurmaca yapıya sahip öyküler, oldukça ilginç, çarpıcı sonlara varıyor.

Hikayeler arasındaki en özgün parçalardan biri “Dora Federovna”. Sekiz sayfalık bu kısa öyküde, Dora Federovna adında, eski Doğu Bloku ülkelerinin birinden kalkıp Türkiye’ye çalışmak için gelen bir kadının, hizmetçilik yaptığı zengin evinde yaşadıkları anlatılıyor. Dora’nın güçlü karakteri, gururlu yapısı mükemmel biçimde resmediliyor; okurun onunla özdeşleşmemesi mümkün değil. Evin hanımı nedensiz yere eleştirince kendisini, Dora onun ruhunun içini görüyor, hayatı boş olduğu için kendisine sataştığını anlıyor. Kadının istediğini yaparken, hiç alttan almıyor; boyun eğerken başı dimdik kalıyor. Ancak aynı Dora bir süre sonra ağır bir iftiraya uğrayınca, alıp başını gidiyor, geç kalmış özürlere kanmadan ülkesine dönüyor. Dora karakterinin gururuyla yoğun bir empati kuruyor okuyucu, bambaşka bir kültürden olsa da.

Fantezi ve gerçeklik Kitaptaki öyküler salt gerçekçi bir perspektifle sınırlı değil. Örneğin, oldukça sıra dışı olan “Bir Amfinin İçler Acısı Hikayesi”nde, genç bir amatör müzisyenin heyecanla aldığı elektrikli gitar amfisi baş karakter olarak çıkıyor karşımıza. Hevesle alınan amfi, yılların geçmesi ve genç müzisyenin evlenip doktor olmasıyla birlikte önce bir çalışma odasına havale ediliyor, ardından da çürümeye terk ediliyor. Aslında amfinin duyguları, biraz farklı da olsa sahibinde de yankılanıyor, aynı yaşam çevriminden geçiyorlar. Biraz daha uzun tutulmuş bu öyküdeki yaşam ve ölüm döngüsü aslında “Anlam ve Gülendam” öyküsündeki benzer izleğe oldukça paralel; her ne kadar öykülerin uzunluğu farklı ve karakterler apayrı olsa da... Sonuç olarak, yazarın duygu dünyamızı yeni sorularla genişlettiğini söylemek mümkün. Sözgelimi, “Taksici, Anne ve Çocuk” öyküsünde geçen karakterler günlük yaşamımızdan olduğu halde, karınca ezmez bir taksicinin, bakışlarına, görüntüsüne dayanamadığı bir çocuğu kaçırması özgün bir buluş.
Bu son derece sıradışı ‘aşk’ hikayesinde, bir taksicinin çocuk sevgisini dinlerken hiç yadırgamıyoruz. Çünkü yazar gerek karakterlerin dilini kurgulayışıyla gerek kurmaca ayrıntılarını doğru yerlere yerleştirerek, hayatın içinden bir anlatı oluşturmayı başarıyor bu öyküde de. Son olarak, “Bu kitap benim değil, tamamlanmasına neden olan herkesin, okuyan hepinizin” diyen yazarın, kendi yaşamından aldığı deneyim ve duyguları her okurun bağlantı kurabileceği bir biçimde kağıda döktüğünü söylemek mümkün." (1)

http://www.milliyet.com.tr/Kitap/HaberDetay.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=984544&Date=01.09.2008

ÖZLEM TANSAL İLE SÖYLEŞİ

Thyke : Herkesin farklı nedenleri olabilir. Kiminin derdi vardır kendini tutamaz, kimi ardında iz bırakmak ister, kimisi sadece yazmak ister, kimisinin ise hayalleri vardır; belki nobel almak ister. İyi güzel de bir insan neden kitap yazar? Siz neden yazdınız?

Özlem Tansal : İzin verirseniz ben de size sormak isterim. Niçin evlendiniz? Neden çocuk sahibi oldunuz? Neden makine mühendisliği yapıyorsunuz? Bir sorum daha var. Neden bu soru en çok yazarlara sorulur? Gerçekten merak ediyorum. Ressamlara ve şairlere sorulmaz pek. Onların içinden geldiği farz ediliyor muhtemelen. Ben yazmamak için bir neden göremiyorum. Önümde bembeyaz kağıtlardan oluşan uçsuz bucaksız bir dünya var. Ve bunu istediğimle doldurma şansım/özgürlüğüm var. Benim elimden gelen en manalı iş bu. Onun için de bunu yapıyorum. Soru, bunları neden yayınevine gönderdiniz olsaydı, işte orada insana ait çatallı duygular giriyor devreye. Sorsaydınız da, yeterince dürüst olacağıma inanmadığım için cevap vermemeyi tercih ederdim muhtemelen.

Thyke : Okur olmadan yazar olunmaz klişe sözünün ardına sığınarak soruyorum. Nasıl bir okursunuz? Neler okursunuz? Sizin de çalışma odanıza gelsek birkaç fotoğraf çeksek, o karenin içerisinde neler görünür. Cam kapaklı kitaplığınız, yanında dinlenme koltuğunuz var mıdır? Kitaplarınız dolmuş taşmış, masanız karmakarışık mıdır? Nasıl bir ortamda okur? Nasıl bir ortamda yazarsınız?

Özlem Tansal : Okumak konusunda tam bir hedonistim. Zamanında her şeyi okudum. Pembe dizi, foto roman, çizgi roman da bunlara dahil. En çok sevdiğim kahraman Mr. No’dur. Şimdi olsa da okusam. Küçükken en sevdiğim roman, Mark Twain’in Tom Sawyer’i ve onun arkadaşı Kahraman Fin’in maceralarıydı. Defalarca okudum. Jules Verne’i de severdim. Üniversite yıllarında Sartre okumaktan okula gidemedim. Bedelini de fena ödedim. Okuma grubunda söylemiştim. Tür benim için hiç fark etmez. Eser, iyi kurgulanmış ve güzel anlatılmışsa keyifle okurum. Ama okurken gönül telimi titretenlerin yeri ayrı. Burada, isimlerini anmaktan mutluluk duyacağım ustalar var. Yaşar Kemal, Sevgi Soysal, Füruzan, Sait Faik, Edip Cansever, Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin, Salinger, Virginia Woolf, Zadie Smith, Emil Ajar/Romain Gary, Marquez, Lawrence, ve tabii ki Iris Murdoch... Haliyle Dostoyevski ve Kafka... Gene de listeyi tam olarak bitirebildiğimi zannetmiyorum. Dedim ve aklıma geldi. Calvino... Tabii ya Varolmayan Şövalye... Nihayet evde bir çalışma odası ayarlamayı başardık. Evdeki nüfus artışına rağmen (çocuk sayısı ikiye yükseldi) bunu başarmış olmamız, mucize kabilinden. Daha da güzeli, şimdi bir arkadaşım, kendi ofisinde bir oda tahsis etti. Orada romanı çalışmaya başladım. Daha önce, yani bu kitabın oluşum sürecinde, bir hengamenin orta yerinde yazıyordum. Sizi hayal kırıklığına uğratmamak için ayrıntıya girmeyeceğim. Gene de kendime bir dünya yaratmayı başarmıştım. Ama kendilerine ofis kurmuş yazarlara minik tatlı bir kıskançlık duymadan da edemiyordum. Neyse muradıma erdim denebilir. Bir de Datça’da annemle açtığımız kafede, el ayak çekilince yazmayı seviyorum. Daha çok düşünmeyi demek lazım. Orası kaptırıp gitmek için biçilmiş kaftan. Kitaplığım dolup taşıyor. Ama küçük olduğu için bence. Önce camlı bir kitaplığım vardı. Hala var. Ama klostrofobik bir duygu yarattığı için kitapları oradan çıkardım. Raflı sisteme geçtim. Bir küçük odanın her yanı raf. Ama daha nelerim olsun isterdim. Bitmez tükenmez. Kitaplarımı veririm ve geri almak istemem. Verdiğim kişinin de onu başkasına vermesi hoşuma gider. Ama artık pişman oluyorum. Deli gibi arıyorum. Kitap yok. Orda durup bana baksın istediğim kitaplar oluyor. Şu yöntem daha iyi sanırım. Kitap hediye etmek. Kütüphanemi geri kazanmaya çalışıyorum. Yeni kitaplar eklenmiş olarak.

Thyke : Takıntılarınız var mıdır? Ben mesela özentiliğimden olsa gerek Moleskine defterden başkasına stabilo kalemsiz not tutamam. Karalamalarımı sadece ve sadece saman kağıda yaparım. hatta o kadar çok takıntım vardır ki. Evdeki herkesi bayıltırım. Kendimi anlatmaya kalksam sorunun sonu bile gelmez. Sizin var mıdır olmazsa olmazlarınız?

Özlem Tansal : Yazma biçimi konusunda çok takıntım yok. Kafam, en iyi bilgisayar ekranına bakarken çalışıyor. Defterlere kağıtlara rasgele not aldığım da oluyor. Bulmaktan zorluk çeksem de, aldığım notları hiç unutmam. Yerin dibinde olsa arar bulurum.

Thyke : Yayınevinizin sizi tanıtan köşesinden öğrendik ki 10 yıl boyunca reklam yazarlığı yapmışsınız. Reklam yazarlığı neye benzer? Bir reklam nasıl yazılır? Bu noktada senaryo yazarlığı veya replik yazarlığına benzetilebilir mi? hatta içinde görüntü yönetmenliği barındırır mı? Eğer reklam yazarlığı yapmasaydım; böylesine başarılı bir öykü kitabını çıkaramazdım diyebilir misiniz? Beslendiniz mi reklam yazarlığından?

Özlem Tansal : Reklam yazarlığı her iş gibi bir iştir. Sipariş üzerine yapılır. Şüphesiz siparişi yerine getirirken yaratıcılığınızı kullanmanız gerekir. Bir lastik veya bir bisküvi için methiyeler düzecek kadar çılgın olmanız lazım. Yaratıcılığınızı bütün bunlar için son zerresine kadar kullanıp, iyi para veriyorlar. Senaryo yazarlığı konusunda ahkam kesemem. Öğrenmeye çalıştığım bir konu bu. Yaptığım işin yazarlığıma katkısı da oldu, zararı da.

Thyke : 2005 yılında “Taksici, Anne ve Çocuk” adlı hikâyeniz Uçan Süpürge Kısa Film Yarışması’nda kazanan hikâyelerden biriydi. Yazdığınız onca hikaye içerisinde kazanacak olanı nasıl seçtiniz? En sevdiğiniz hikayeniz miydi bu? Yoksa aldığınız olumlu eleştiriler mi bu hikayenin katılımını destekledi. Ayrıca birçok dergide yazılarınız yayınlanmış; bir araştırmada okumuştum; hergün binlerce kişi edebiyat dergilerine çalışmalarını gönderiyormuş, binlerce şiir, öykü, deneme... Onca rakibiniz varken edebiyat dergileri sizi nasıl keşfetti? Bir fark yarattığınız kesin? Nedir bu fark?

Özlem Tansal : Yarışmanın bir konusu vardı. ’Benim annem bir melekti’ diye bir cümle atmışlardı ortaya. Yazın yollayın dediler. Benim hazırda üç hikayem vardı. Üçünü de gönderdim. Taksici, Anne ve Çocuk kazandı. Kazandığı şey, Işıl Özgentürk yönetiminde bir senaryo atölyesi çalışmasıydı. Benimkiyle birlikte 10 hikayenin üzerinde sinopsis çalışması yaptık. Sonra bir tane seçildi. Onun kısa filmi çekildi. Kitaptaki ’Kahvaltı Sofrası’ Varlık’ta, ’Bizzat’ Kül Öykü’de, ’Mağara ve Ahtapot’ ’Sör gezegeni’ ve ’Komşu Ruh’, Kaçak Yayın’da yayımlandı. Kaçak Yayındakiler ilk yayımlananlardı. Nafer Ermiş arkadaşımız yayımladı. Beğendiğinden yaptığını söylüyor. Günahı boynuna. Diğerleriyle bir yakınlığım yok. Yazdıklarımın farklı yanını ben bilemem. Bu, okuyanların bileceği iş.

Thyke : Reklam yazarlığı, Uçan süpürge kısa film yarışmasında ödüllü hikaye yazarlığı ve şu anda üzerinde çalıştığınız bir sinema projesi... Anlaşılan o ki çizginiz 7. sanatın sağ ve sol şeritlerinde geçiyor. Nasıl bir etkileşim içindesiniz sinema veya görsel sanatlar ile ?

Özlem Tansal : Böyle göründüğü doğru ve gerçekten de şansım bu yönde hep açık oldu. Yazdığım bir film hikayesi, hayranı olduğum bir yönetmenle tanışmama, hatta bir süre çalışmama neden oldu. Hikayelerin hepsinin birer kısa film gibi olduğunu söyleyenler var. Varlık’ta çıkan öyküyü okuyup, elektronik posta adresimden bana ulaşan bir kısa film yönetmeni oldu. Bunlar güzel şeyler. Ama edebiyat, her zaman benim kalbimi daha çok attırıyor. Şu anda üzerinde çalıştığım bir değil, iki film projesi var. O hikayelerin film olası vardı. Ben de alnımın akıyla bu işin içinden çıkmaya çalışıyorum.

Thyke : Anlam ve Gülendam nasıl doğdu? "Yazdım yazdım biriktirdim; Bir gün oturdum içinden seçtim, Dosyaya koydum iletişime gittim; vurdum masaya, korktular yayınladılar" demenizi isterim. Ama eminim başka bir hikayesi vardır? Nedir bu hikaye..?

Özlem Tansal : Dosyaya koydum kısmına kadar doğru. Sonra bir sürü yayınevine gönderdim. Bir sürü olumsuz cevap aldım. Tekrar tekrar çalıştım, değiştirdim, yeniledim. Gene yolladım. Sonra birden fazla yayınevinden olumlu cevap aldım. Bu macerada aldığım olumsuz cevapların işime yaradığını söyleyebilirim. Dosyanın giderek olgunlaşmasına sebep oldular. Ancak cevap alamamak, dosyanın bulunamaması, sekreterden bir adım öteye ulaşamamak, dosyanın gider gitmez geri gönderilmesi ve okuduk ama bize uygun değil benzeri bir matbu cevabın verilmesi, aylar sonra dosyanın halini hatırını sormaya gittiğimde eciş bücüş bir yerlerden çıkarılması, pek hoş bir tat bırakmıyor insanda. ‘Yazarlığa niyet etmiş kişi, dirayetli olmalıdır, yılmayan kazanır’ gibi bir dayanıklılık testinden geçildiği de söylenenler arasında ama bence yazan insan yıldırılması değil, kazanılması gereken insandır. Çalmıyor, çırpmıyor, dolandırmıyor, yazıyor. İyi bir şey yapana bu ceza niye? Nedenleri vardır tabii. Kişi başına düşen iş sayısı, tatminkar olmayan maaş gibi. Bu arada okumak bir zorunluluk haline gelince, mutlaka yıldırıcı bir yanı da vardır. Ama bütün bunlara rağmen, yazan insana saygı ve sevgiyle yaklaşan insanlar da tanıdım. Bence onlar, değişimi yaratacak olanlar. Direnmelerini gönülden diliyorum.

Teşekkürler...