İçimizdeki Şeytan e-Posta

İçimizdeki Şeytanları çıkardık koyduk masaya, tek tek yüzleştik, oturup düşündük, Macide olduk, Ömer olduk, Bedri olduk; bir ara kendimiz olduk, sonra yine kaybolduk. Biz bu ay Sabahattin Ali okuduk... İçimizdeki Şeytana uyduk...

Sevgili Macide,

Sana bu satırları yazarken üzerimde yaşamının bir kısmına tanıklık etmiş olmanın dayanılmaz ağırlığı olduğunu itiraf etmem gerekir. Ben seni çok sevdim Macide. Ne Ömer gibi, ne de Bedri gibi. Seni kendim gibi sevdim Macide. Hep seni okumak istedim; hep seni dinlemek istedim.

Ömer ile Nihat’in boş konuşmaları esasında vapurda gördük; onca kalabalık içinde bir tek Ömer farketti seni. Oysa sen farkedilmemesi imkansız bir kadındın. Bunu bugün inanarak söyleyebiliyorum. Bu Ömer’in bir değil iki değil kimbilir kaçıncı aşık oluşu demek isterdim ama bende çok iyi tanımıyordum o zamanlar kendisini. Tanısam o anda yakasına yapışıp çıkartmaz mıydım o sayfalardan Ömer’i. Yaşattırır mıydım sana tüm o çektiğin acıları?

Emine Teyze’nin kapısına dayanıp sırf seni görmek için meyhaneden apar topar kaçan Ömer’i tanıyamadım o zamanlar, tanımamı da bekleme lütfen daha başındaydım kitabın. Sende benim gibi mucizelere inanıyordun Macide. En umutsuz anında ne yapman gerektiğini düşüneceğine; bir mucizenin gelip seni kurtarmasını hayal ediyordun hep. Hayallerin gerçekleşmese de hep mucizelerin oldu aslında. Sen çok şanslı bir kadınsın Macide.

Babanın vefatı sonrası Emine Teyze ve eniştenin değişen tavırlarına neden; sadece eve geç gelmelerin değildi elbette bunu görebiliyordum. Ama bir yandan da böylesine büyük bir yıkımı hemen arkanda bırakıp Ömer’e sarılmana da anlam veremiyordum. Ve için için kızıyordum Ömer’e zayıf , bitkin ve kanadı kırık halinden faydalanmaya çalışıyor diye. Çok mu çabuk gelişti her şey? Çok mu çabuk sevdiniz birbirinizi? Ne buldun Ömer’de sevecek. Evden ayrılmaya karar verdiğin gün her ne kadar ”ne yapacağını bilmediğini” söylesende, derinlerde belki en diplerde bir yerde hazırlamıştın kendini Ömer’e sığınma ihtimalin üzerine. Tıpkı aylar sonra Ömer’i terk etmeye karar verdiğin gün derinlerde ve en diplerde hazırladığın gibi kendini bir sonraki limanının olan Bedri’ye.

Çok şaşırmıştım biliyor musun Ömer’in yanına taşındığın, herkesten eli ayağı çektiğin gün. Dedim ki kendi kendime Ömer değil de ben olsaydım kolundaki, aynı sözleri fısıldasaydım kulağına, beni de severmiydi böyle? Sanki o gün kim olsa severdin gibime geliyor. Bugün haklı olduğumu biliyorum. O tek göz odaya sığınıp kendini çıkmazlara soktuğun gün, ben de Bedri gibi düşünmüş ama sesimi çıkartamamıştım. İkimizde aynı anda içimizden tekrar etmiştik ”Böyle olacağı belliydi zaten”.

Ömer değişmek ümidiyle yaşamını tüketen zavallı bir mahluk bugün benim gözümde. Hiç bir zaman öyle parlak bir zekası olduğunu falan da düşünmedim. Ne Nihat’ı sevdim en başından beri ne de çevresindeki diğer insanları. Veznedarı sırtından vurduğu gün ben de elimdeki tek atımlık silahımla Ömer’i vurdum iki kaşının tam ortasından. Çektiği acılara, yaşadığı vicdan azaplarına hiç inanmadım o günden sonra. Sen nasıl oldu da görmedin tüm bunları; gördün de nasıl tutunacak bir dal, sevecek iyi bir yön buldun Ömer’de onu da anlamadım. Müsamereye gittiğiniz geceyi hatırlarsın elbette. Ben hiç unutmadım. Seni yapayalnız bırakışını, yokmuşsun gibi davranışını hiç affetmedim Ömer’in. Zaten ölüleri affetsen neye yarar?

Bedri ile birlikte onu beklerken evde sizi görüşü, görüp kızışı hep birer bahane geldi bana ne yalan söyleyeyim. Kendini küçültüp yerin dibine geçmeleri ve bunu neden yaptığını itiraf edişi son çırpınışlarıydı Ömer’in. Zaten ölüler çırpınsa neye yarar?

Balıkesir’de tanıdığın Bedri’nin yıllar sonra karşına çıkması ve seni çekip alması kimin şansı diye düşündüm uzun zaman. Bedri hakettiğine kavuşmuş muydu? Yoksa senin bir mucizen daha mı gerçekleşmişti sadece? Bedri’nin yerinde ben olsam yine girer miydin koluma? Aylarca sana gösterdiği içindeki şeytanın varolmadığını anlayan Ömer haklı mıydı yoksa. Şeytanını öldürüp kendini olduğu gibi kabul etmesi ilk erdem gösterisi miydi Ömer’in ? Bilmiyorum ama ona yazdığın mektubu okuduğum zaman, seni bir kez daha sevdiğimi anladım. Seni kendim gibi sevdim Macide. Kendim gibi anladım. Tükettiğim kendim gibi sevdim.

Bu mektubun sana asla ulaşmayacağını bile bile itiraf ediyorum şimdi. Ben hala yaşatıyorum içimdeki şeytanı. Ondan besleniyorum çoğu zaman. İnsanlar anlam veremiyor en olmadık yerdeki en tutarsız davranışlarıma. Kulağımın üstüne yatıp duymamazlıktan geliyorum bazı zaman. Gözlerimi yumup, uyur numarası yapıyorum. Sen gibi derinlerde, en diplerde mucizelere inandırıyor beni içimdeki şeytan. Koyveriyorum kendimi önüme çıkan ilk kişiye. Kaybediyorum çoğu zaman ve kaybettiğimi hemen unutuveriyorum ardından.

O gece sen yoktun; bense satır satır tanıklık ettim Ömer'in Bedri ile konuşmasına. "İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bir nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulunu bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey; hakikatları görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde , insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz." dedi Ömer Bedri'ye. Ve en başından beri sevemediğim adamı , çekip iki kaşının ortasından vurduğum adamı kendim zannettim bir an. Ömer ben olmuştum. O kızdığım, sana yaptıklarından, yaşattıklarından ötürü nefret ettiğim adam bendim, ben oluvermiştim.

Hemen kapattım gözlerimi ardından kitabı; gece yarısını çoktan geçmişti. Balkona çıktım; ertesi gün işe gidecektim. Bir sigara yaktım, gazeteye baktım. Spor sayfasında üç kez okuduğum haberi dördüncü kez okudum. Sigaramı söndrdüm. Işıkları kaparken bildiğim tek şey Ömer'i - kendimi - görmek istemeyişimdi. Uyudum; uyandım. Sabah yolda tekrar okumaya devam ettim Bedri ile konuşmasını. Ömer yine Ömer'di. bir gece önceki yüzleşmenin tesiri kalmamıştı yüreğimde. İçimdeki Şeytan galip gelmişti.

Ben seni çok sevdim Macide, kendim gibi sevdim. Talihsizlik işte eğer o gece Bedri'nin yerine ben olsaydım kolunda; bugün belki bende çeker vururdum içimdeki şeytanı. Onu öldürmemek için ise senden daha iyi bi bahanem olamazdı zaten...

Mutluluklar dilerim...

Okurun Burcin.






 
Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğdu, 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu’nu bitiren Sabahattin Ali, Yozgat’ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. 1930’da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde memurluk ve Devlet Konservatuvarı’nda dramaturgluk yaptı. 1945’te Bakanlık emrine alındı, İstanbul’da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak istedi, ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir’de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930’lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr’da toplamıştı (1934). Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı. Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi’nde, sonra Cem Yayınevi’nde yeniden basıldı. Sabahattin Ali’nin öyküleri 1997’de YKY’de Bütün Öyküleri adı altında bir araya getirildi. Kürk Mantolu Madonna (1998), Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998), İçimizdeki Şeytan (1998), Kuyucaklı Yusuf’un (1999), yeniden basımları yapılırken Bütün Şiirleri 1999’da yayımlandı. Sabahattin Ali’nin öyküleri 2003’te ilk baskıları esas alınarak Değirmen, Yeni Dünya, Sırça Köşk, Kağnı-Ses-Esirler adıyla ayrı kitaplar olarak yayımlandı. Bütün Romanları’nın eleştirel basımı ise Ocak 2004’te Delta olarak yapıldı