| “Sonsuz sayıda başkası lanetlenmiş, artık bozamayacağı tek bir kıvrımda donup kalmıştır.” Gottfired Wilhelm Leibniz ESRA: Din ve kadın sorunun sorgulamış, metaforlar var, suyu simge olarak kullanış ve mitolojiden alıntılar yapmış. Kaos gibi. ZELİHA: Güzel bir Amerikan edebiyatı örneği, akıcı kolay okunan, ben de edebi bir tad bırakmadı. ÜLKÜ: Aile dramı, sürükleyici, sorgulayıcı psikolojik bir roman. ELVAN: Bazı şeylerin ucu açıktı, kitap boyunca okuyucuyu sürükleyen bir konu vardı. VASFİYE: Başlangıcı çok sarsıcı idi. Anlatım sürükleyici idi. Finalde olayların sonuca bağlanışını beğendim. Iyi ki okumuşum sonunu… BELMA: Edebi bir tad vermedi ama sürükleyici bir kitaptı. Hayatta kaderin önemini düşünüdüm. Şelale ile ilgili bir makale okuduğumda her zaman hatırlayacağım. BETÜL: İçeriğinde belirsizlikleri ve tutarsızlıkları olan bir kitap. Tekrarlar çok. Psikolojiyi çok fazla irdelemiş. NEŞE: Güçü temsil eden şelaleyi, insanı güçsüzleştiren nesneye dönüştüren yazarı kutlamak gerekir. AYŞEGÜL: Film Senaryosu gibi okudum. 3 şey anlatılmış. Ölüm, Amerikadaki endrüstiyel devrim, ve Amerikan hayatı DEMET: Keyifle okudum. Her sayfayı bir arkadaki sayfayı bekler gibi okudum. Tesadüflerin önemini, hayatın kontrol edilemeyişini, güçlü görünme çabalarının ardından güçsüzlüklerin yattığını düşündüm. MÜGE: Şelalenin rutubetini, suların hızla düşüşü, o senelerdeki A.B.D yi düşünüdürdü. Kıtabı okurken yazarın betimlediği herşeyi gözümde canlandırdım. Dönemi çok iyi anlatmış. Okunması gerekn bir yazar. SÜZET: Niagara görülmesi gereken bir yer. Zevk alarak okumadım. Bana romandan geriye fazla bir şey kalmadı. Tasvirleri güzeldi. AYLİN: Edebi değeri yok. İyi yazarların tarihi ve doğal olan yerlerden çıktığını düşünüyorum. Zor okudum, karamsar bir kitap. Kitapta konu olarka herşey var. Ucu açık bırakılmış. Çok detay var. “Baroğun en önemli özelliği sonsuza giden kıvrımdır ve her yerdedir kıvrım; ruhta, bedende, maddede, mânâda. Kıvrımın sonsuz çizgisi, yaşamın olduğu her alanda yeni tekillikler üreterek ve farkları çoğaltarak uzayıp gider. Yaşayan en üretici kadın yazar Joyce Carol Oates'un Şelale'si, kıvrım kıvrım açılan ancak lanetli tek bir kıvrımda donup kalan bir nehir-roman, karanlık bir barok anlatı... Düzenin önerdiği kültürel ve siyasi modellere, kapitalist sistemlerin dayattığı akılcılığa karşı duruşu, uygara karşı barbarı temsil edişi, kaostan önceki karanlık sularda yüzmeyi yeğleğişiyle Oates, maddeden taşıp akışkan olana karışma eğilimi içindedir hep. Eserlerinde simge, metafor ve kendi gerçekliği içinde suyu, suyun kapsayıcılığını, kıvrımlanışındaki gizemi tema edinen Oates'un yazınında su da ateş kadar yıkıcı, yok edicidir. Yaşamdaki groteski, gerçeğin bir tür gerçeküstüne dönüşümü şeklinde sunan yazar, bahsetmeyi pek sevdiği Niagara Şelalesi'ni bu kez kahramanlaştırıyor, romanına tümüyle içselleştiriyor: "Bir at nalı gibi kıvrılan, köreltici, hiptonize edici, ürküntü verici şelalenin gürleyen sesi, kıvrılan suları" romanın örgüsünde hem var, hem yok edici bir göstergeyi imliyor. İnsanlarda hidrakropsişik denen tuhaf bir etki yapan şelalenin temsil ettiği gürleyen doğa gücüne yönelik gizemli biyolojik güce kapılıp kendilerini aşağıya atanlar bir yandan yok olurken diğer yandan ölümsüz olmak isterler. 1900'lü yıllarda Niagara Falls şehri, 'İntihar Cenneti' olarak tanınmıştır. İşte bu yılların ortasında geçen romanda, bir rahip aileye mensup Ariah Erskine, yine koyu presbiteryen bir ailenin rahip oğlu Gilbert Erskine ile evlenir ve balayı için Niagara Falls'a giderler. Ancak genç damat, ertesi sabah erkenden şelalenin sularına atlayarak intihar eder. Asla istemediği, sevemeyeceği, büyük bir günah ve ayıp olarak gördüğü Ariah'tan kurtuluşunun başka çaresi yoktur... Henüz evlenmişken dul kalan Ariah'ın başına gelen bu korkunç olayla açılır roman ve bir hayatın, tesadüflerin kılavuzluğunda nasıl örüldüğünü tıpkı durmaksızın kıvrımlar oluşturan bir şelale gibi kâh akarak kâh gürleyerek önümüze serer. Troy Müzik Akademisi'nin müzik hocası, evde kalmış bir kız kurusudur Ariah. Yirmi dokuz yaşında, erkekler hakkında tecrübesiz bir bakiredir. Gilbert ile ilk geceki yarım yamalak sevişmelerinin ve evliliklerinin sonsuz lanetlenmeyle cezalandırılacak bir ölümcül günah olduğunu bilir; bu yabani ve ürkek cinsellik sonrası midesi bulanır, kusar. O artık bir lanetlidir ve uğursuz bir kıvrımda donakalmıştır; ondan çıkacak ve ona varacak her şeyde bir lanet söz konusudur. Öfkesini, kinini başka hayatlara doğru kusacaktır. Çünkü lanetli ruhu her şeyi kustuğunda ve yalnızca bu nefreti ya da öfkeyi barındırdığında, olanaklı en çok nefrete varır. Diriliş fikri, onu tekrar bu düşünceye götürür; lanetli zamanı, suya içrek laneti yeniden kendi şimdisi yapacaktır. Lanet ve diriliş Gilbert'in yasını yedi gece boyunca suyun başında tutar Şelale'nin Dul Gelini ama sonra bu lanetten kurtulamayacağını bile bile, Niagara Falls'un yakışıklı avukatı Dick Burnaby'nin aşkına karşılık verir; yıldırım hızıyla evlenirler. Böylece otuz yaşında sadece aşkı değil seksi de keşfeder. Hep hanım hanımcık olmaya çalışan Ariah, artık bir seks bağımlısıdır. Henüz bakireyken bebek sahibi olmakta büyük tiksinti bulan Ariah, kadınlığını keşfettiği ikinci evliliğinde bir bereket tanrıçasına dönüşür ve ilk çocuğu Chandler'ın, ardından Royall'in doğumuyla kocasının bedenine olan ilgisi yön değiştirir. Ömür boyu sürecek simbiyotik bağı, adeta demir bir zincirle kenetler Ariah oğullarına. Çünkü onlara aşıktır. Royall'ı emzirirken tahrik olan ve onun 'harika bir sevgili' olduğunu düşünen Ariah'a göre 'Babasının diriliği yeniden doğmuştur. Anne olmayı hiç istemeyen, hatta, annelik içgüdüsünden yoksun kılındığını belirten Oates'un Ariah kimliğine anneliğin bu sapkın gücünü başarıyla içselleştirmesindeki neden, elbette yaratılan ile olan patetik ilişkiden kaynaklanır. Ki yaradan tanrıdır; varlığımızı, yazgımızı bize bağışlayan, semavi dinlere göre. Ancak Oates eserlerinin tümünde de dini inançları ironize eder; katı geleneklerin ve dindarlığın kastre ettiği bireylerin trajedisini anlatır. Tanrısına olan inancı sorgulanamaz Ariah, giderek tanrıyla hesaplaşan, onu inkâr eden bir iç sese, bir gölge varlığa sahip olur. Royall memeden kesildiğinde, göğsünde bir bebek hissetmeyi özler ve kendisini kurtaracağını, her şeyi yoluna koyacağını umduğu bir kız bebek arzular Ariah. Oysa dilediği, yeniden o yaratıcı güce sahip olmak ve bir diriliş gerçekleyerek kendi sonsuz şimdisinin akışını hızlandırmaktır. 1950'lerde Amerika'da kadınların çalışması hoş karşılanmazken Ariah evinde piyano dersi verir, üç çocuk annesi, görünüşte mutlu evliliği olan bir kadındır ama o 'iyi bir kadın' olmadığını düşünür hep; kendini sevmeyi asla başaramaz. Çünkü 'lanetli' olduğu bilgisine içrektir. Ariah'a özgü bu lanet tüm aileyi etkisi altına alır. Dirk, kaybedeceği baştan belli bir davayı alıp da, komünistlikle suçlanan davacı Nina Olshaker'a âşık olunca tüm hayatı alt üst olur. Ailesini, işini, itibarını ve aklını yitiren Dirk'in hayatı, Gilbert gibi intiharla nihayetlenecektir. İkinci oğlu Royall, evlilik arifesinde babasının âşık olduğu Nina ile vahşi bir cinsellik yaşayacak ve dengesini kaybedecek; Ariah'ın, gençliğini ve diri cinselliğini kıskandığı kızı Juliet ise tecavüze uğrayacaktır. Lanet, zaman içinde ilerleyen ve ruha yerleşen bir kıymık gibi Ariah'ın çevresindeki herkese bulaşır. Ölüm, Burnaby Ailesi için beklenen değil, eşlik edilen bir şeydir; bir hareket olarak şimdide kavranır. Hem bu yanıyla, hem lanet kavramı odağında ilerleyişiyle, hem de şelale gibi kıvrım kıvrım ilerleyip bir tepe noktasından çağlarcasına dökülüşüyle Şelale, gotik eserleriyle tanınan Oates'un mimari dehasıyla kurguladığı, -sadece sonlara doğru biraz esneyen- görkemli bir barok anlatı. Anlatının merkez noktası, Ariah'tır ve diğer tüm kıvrımlar ondan çıkan ve ona bağlanan monadlardır adeta. Ariah'ın kocaları, çocukları, ailesi kendi hikâyelerini sürükleyecek kuvvette olsalar da, silik görünümünün ardında vahşi, yırtıcı bir dişil unsur taşıyan Ariah'ın kaderine yazgılıdırlar. Tüm bu tekillikler bir ıraksama içindedir ve herbiri ilk tekillikle (Ariah) bağıntılıdır. Kahramanlar olanaklıdır ama 'bir-arada-olanaksız' dünyaların parçalarıdır. Bütün olanakları kucaklayan zaman örgüsü içinde büyüyen, birbirine eklemlenen, iç içe geçen hayatların göverdiği bu barok labirentin bireyleri, "bir-arada-olanaklı" değillerse, olanaklı dünyaları da varoluşa geçiremezler. Ariah'ın içinden sık sık tekrarladığı şu cümle kilit noktasıdır: "Aile bu dünyada her şeydir, görünüşe göre bu dünyada Tanrı olmadığına göre..." Bu, onun isyanı ve kendine bulduğu barok çözümdür; ilkelerin kullanımını değiştirmek; Tanrı inancı yerine aile inancını koymak. Tanrı olmadığına göre dirimsellik aileden gelmelidir; ama ya aile de lanetlenmişse? Barok çağın filozofu Leibniz 'karanlık ve güzel lanetlenme kuramı'nda lanetlenenin, geçmişteki bir edim için değil, her an yenilediği şimdiki bir edim yüzünden lanetlendiğini belirtir. Lanetlenmiş kişi ebediyen lanetlenmiş değildir; o yalnızca her zaman lanetlenebilirdir ve her an yeniden lanetlenir. Onlar geçmişlerinin etkilerine maruz kaldıkları için değil, geçmişlerinin izinden kurtulamayıp her ân bu izi derinleştirdikleri için lanetlidir. Bu nedenle geçmişine bir suç yüklemez Oates, Ariah'ın. Bir neden, giz aranmamalıdır. Ondaki lanet, kendinden nefrette; ancak doğurup yeni bir cana hayat bağışladığı zaman kendine tahammül edebilmesinde saklıdır. Evet, barokta savaş dengeden, taşkınlık ise sakin varlıktan daha değerlidir ve barok taşkın, kabına sığmaz bir iyimserliktir; çağlayan şelale ve dişil doğurganlığın tekrarı gibi... “ Hande Öğüt Bu yazı Sn. Hande Öğüt tarafından hazırlanmış; Radikal Gazetesi Web Sayfasından Alınmıştır. http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5794 |