arrowAnasayfa arrow Kitaplık Perşembe, 21 Ağustos 2008  
 
Thyke Ana Sayfa
Thyke Etkinlik Takvimi
« < Ağustos 2008 > »
P P S Ç P C C
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30
31 1 2 3 4 5 6
Thyke Etkinlikleri
Etkinlik yok

Kitaplık
Oblomov E-posta
Yazar : Ivan Goncarov 

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - 4

Sample Image

Çeviren :Sabahattin Eyiboğlu
Yayınevi :İş Bankası Yayınları
Toplantı Yeri :-
Toplantı Tarihi :-
Kitap Sahibi :-


 

Kitaptan : Toplantı Notları

Bu kitapta önemli olan Oblomov değil Oblomovluk’tur.

Firdevs; ( Thyke 4 )
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” kitabında Oblomovluk kavramına çok sık rastladığım için uzun süredir okumak istediğim bir kitaptı. Eski bir filmi seyreder gibi gözümde canlandırarak çok rahat okudum.
• Bence Oblomov’a tembel diyemeyiz, daha çok anti sosyal biri.
• Rusya’da feodal sistemde yaşayan bir asilzadenin ve onun etrafındaki diğer karakterlerin psikolojisini çok iyi yansıtmış.
• Oblomov’un kaderciliği bana Nietsczhe’nin “kaderini sev” sözünü anımsattı.
• Oblomov’un Olga ile aşkı beni etkileyen bölümlerden biriydi, birbirlerini sevdiler ama bu Oblomov’u Oblomovluk’tan kurtarmaya yetmedi.
• Sholtz’un çok maddeci olduğunu düşünüyorum, Oblomov ile dostlukları bana itici geldi. Bana göre rus halkını en iyi Olga temsil ediyor.
• Yazar doğu/ batı, iyi / kötü, feodal sistem / kapitalist sistem karşılaştırmaları yapıyor.

Ayla; ( Thyke 4 )
• Kitapta doğu / batı, feodalite/ kapitalizm, gelişmiş / gelişmemiş ülkeler arasındaki insan yaşamlarının farkını görüyorsunuz. Batı ülkeleri devrimlerini tamamlamış, madenlerini işlemeye başlamış ve sanayileşmiş. Doğu’da (Rusya) ise 1917 devrimi geç kalınmış ve tarım devrimiydi, sanayi devrimi değildi. Bayraklarında da orak ve çekiç vardı, bir makine dişlisi değil.
• Bu durum doğu ve batı halklarının yaşam kültürlerine de yansıyor. Oblomov bir toprak sahibi olarak, hiç bir gelişmeyi takip etmeyerek, topraklarında çalışan kölelerinin ona sunduklarıyla yetiniyor, tarımda dahi olsa hiçbir gelişmeye açık değil ve kendine göre batı sayılabilecek Petersburg’a yerleşmiş. Orada ki yaşama da ayak uyduramamış, yozlaşma, rüşvet vs. gibi şeyler devlet dairesindeki işini de bırakmasına sebep olmuş.
• Oblomov eğitimli fakat, öğrendiklerini yaşamında kullanmıyor, yeniliklere de açık değil.
• Karısında ise huzuru buluyor, onu da olduğu gibi kabul ediyor,hayatı boyunca yaptığı gibi .
• Sholtz ve Olga evliliğini romantik ve gerçek buluyorum, birbirlerini geliştiriyorlar.

Neşe: ( Thyke 4 )
Kitabı henüz bitiremedim ama Oblomovluk denen kavramın her yerde olduğunu düşünüyorum. Rusya’nın o yılları tıpkı Osmanlı’nın son dönemleri gibi.
Etrafımızdaki insanları biraz da bizler Oblomov haline getiriyoruz.

Ufuk; ( Thyke 4 )
Kitabı bitirdiğimde aklıma “ ben oynamıyorum, buyur sen oyna” cümlesi geldi.
• Oblomov’un bu tembelliği, boşvermişliği, kaderciliğinin altında doğu felsefesine göre yetişmiş olması, iklim ve hayatını kazanmak zorunda olmayışı oluduğunu düşünüyorum.
• Gene aynı koşullardan dolayı temiz bir kalbi var ve hırs, dedikodu, rüşvet, yalan vs. gibi şeylerden uzak.
s.209:”Her duydukları şey üzerine fikir yürütürler ama aslında hiçbirşeyle candan ilgilendikleri yoktur. Ha böyle gürültü patırtı etmişler, ha uyumuşlar hepsi bir (kendi uyumasına gönderme yapıyor). Konuştukları şeyler kiralanmış elbiseler gibi, kendi malları değildir. Yapacak işleri olmadığı için güçlerini öteye beriye harcarlar. her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapayan bir örtüdür”


Günay; ( Thyke 4 )
Okunması rahat bir kitaptı, birfilm gibi aktı. Kitabı okurken de tesadüfen gece yarısı CNBC-E ‘de filmini izledim. Kitabı duygusal, psikolojik ve felsefi buldum.
• S.19 Gurur hayatın tuzudur.
• S.264 Bundan başka Sholtz düşünmüştü ki Oblomov’un uykulu hayatına zeki, sevimli ,canlı ve biraz alaycı bir kız sokmakla karanlık birodaya bir lamba koymuş, içini aydınlatmış, ısıtmış, canlandırmış olacaktı. Halbuki Oblomov’un hayatına bir lamba değil, bir havai fişek sokmuştu.
• Oblomovluk günlük hayatımıza girmiş bir olgudur.

Ece; ( Thyke 4 )
Kitabı beğenerek okudum.
• Bence Oblomov kendi kaderini kabul eden, sakin yaşayan ve yaşama seyirci olan biri.
• O kadar ürkek ve gevşek büyütülmüş ki, dertlere, değişimlere karşı dayanıksız.
• Kendine özgü bir yaşamı var, s;556 zamanla buçeşit üzüntüler ve azaplar pek seyrekleşti ve yavaş yavaş kendi hayatının, bu düz ve geniş tabutun içine yattı, tıpkı kendi mezarını hazırlayan iski keşişler gibi...... hayatın rüzgarları dünyanın en küçük köşelerine kadar girmeseydi, burada hayatın hiçbir yıkıcı değişikliği olmadığı söylenebilirdi. Fakat malesef dağların temelini ve geniş gökleri sarsan bir yıldırım sesi, daha az gümbürtüyle, daha az şiddetli olmakla beraber bir farenin deliğinden de duyulur.

Serhan; ( Thyke 4 )
Ben Oblomov’u okurken Leman dergisindeki Bezgin Bekir karekterini anımsadım, çizerinin ondan esinlendiğini düşünüyorum. Bezgin Bekir’de onun gibi uyuşuk, onun hırkasıyla özdeşleşmesi gibi koltuğuyla özdeşleşmiş biri, ama durup durup öyle bir bilgece laf ediyor ki şaşıyorsunuz.
• Oblomov hayatında yapması gereken her şey için “inşallah, belki, herhalde, yarın yaparım, daha vakit var” diye düşünüyor.
• Masal geleneğinden geliyor. Her şey yavaş akıyor, kötüler olsa bile sonu iyi bitiyor. Çocukluğunda hareketleri hep kısıtlanıyor, büyükler her şeyi erteliyorlar, onu Sholtz’un ailesi gibi yönlendirmiyorlar.
• Köydeki çiftlik evinin balkonunun yıkılması anlatılarak metafor yapılmış. Bakım ve tamir isteyen balkon için tamir planları sürekli ertelenir ve bir gün balkon yıkılır. S:148 “Sen niye bana hatırlatmadın?, sen niçin gereken emirleri vermedin? , ya sen niçin tamir etmedin?. Herkes bir gün evvel balkonun bu kadar zaman nasıl dayandığına hayret ederken, bugün nasıl olup da çöktüğüne şaşıyordu. Bu cümleler bana Osmanlı İmp.’nun yıkılması sürecini hatırlattı. Aslında Oblomov’un da neden her şeyi ertelediğinin, başkalarından beklediğinin, bazı şeyleri bilse bile harekete geçememesinin özeti.
• Oblomov hayata seyirci kalmayı tercih etmiş, yüzyıllardar öyle bir gelenekten geliyor ama çocuğunun farklı bir anlayışı temsil eden Olga ve Sholtz tarafından yetiştirilmesi artık bu kaderin değişeceğinin sinyallerini veriyor. Burada da yazar rus halkının da yazgısının değişeceğini anlatmaya çalışmış ve nitekim bir süre sonra da devrim olmuş.
• Türk toplumu olarak bizler de Oblomov’a daha yakınız ve çocuk yetiştirme biçimimiz biraz Oblomov’lar yaratıyor.
• Hayat bir şiirdir, onu insanlar mahvediyor.

Yasemin Dora; ( Thyke 3 )
İlya İlyiç (Oblomov): Baş karakter; tembelliği ile nam salan Rus aristokrat. (Ancak ona salt tembel deyip işin içinden sıyrılmak sanırım en kolayı.) Bilinçli olarak pasifliği seçmiş aydın. Tutunamayan. Oğuz Atay’ın dayağı. Oblomovluğun çıkış noktası.
Stoltz: Oblomov’un en yakın arkadaşı. Yarı Alman yarı Rus. Avrupa’nın dinamizmini simgeleyen karakter.
Olga: Oblomov’u bilinçli uykusundan hayata döndürebilecek tek kişi. Oblomov’un aşkı.
Zahar: Oblomov’un tembel uşağı.

Oblomov çiftlik sahibi köklü bir ailenin tek oğlu olarak el bebek gül bebek büyütülmüş, çok iyi eğitim almıştır. Petersburg’da küçük bir memur olarak işe başlamış ancak kısa zaman zarfında işinden ayrılmıştır. Ailesi de vefat edince çiftliği kahyasına bırakmış ordan gelen ve her yıl gittikçe de azalan gelirle yatağından kalkmadan geçinmektedir. Tek dostu çocukluğu beraber geçmiş Stoltz’dur. Ancak o da sıksık iş gezisine çıkar. Stoltz yokluğunda Oblomov’a göz kulak olması için Olga ile tanıştırır.

Oblomov okuyan Thyke üyeleri tarafından Rus klasiği olamasına rağmen oldukça akıcı dille yazıldığı düşünülmüş, çevirisi de çok başarılı bulunmuş bir kitap. Okurda Oblomov’u kolundan tutup sarsma ihtiyacı hissettirmiş, belki de her insan gibi (yada yazara göre sadece doğulular gibi) “bu duyguyu ben de yaşamıştım” dedirtmiştir.
 

 
Bir Sürgünün Anıları E-posta
Yazar : Aziz Nesin

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - 3

Sample Image

Yayınevi : Alkım Yayınları
Kitap Sahibi : Tuğba Bayburtluoğlu
Toplantı Tarihi : Ocak 2008
Toplantı Yeri : Bayburtluoğlu Palas                         

Kitaptan : Toplantı Notları:

Isbu yazı 13 Ocak 2008’de bizim evde yaptığımız Aziz Nesin – Bir Sürgünün Anıları kitabının Thyke 3 toplantı notlarıdır. Yani inşallah!!

Okumayla haşır neşir bir insan olmak yazıyla da insanın arasının iyi olacağıını akla getirir değil mi? Heyhat.. Gerçekler öyle değil. Ya da şimdi abartmayayım en azından benim için öyle değil. Bugünün tarihi 5 Şubat sanırım ve ben toplantı gününden beri yaza yaza aşağıdaki girişi yazdım:

“Bu kadar sene Thyke’nin bir parçası olarak okumamız için kaç kitap seçtiğimi hatırlamıyorum. Toplam kaç kitap okuduğumuzu da. Emin olduğum tek nokta şu: Hiç Aziz Nesin okumadık. Ocak 2008 kitabının yazarını bu “okumamışlık” belirledi. Hepimizin bir şekilde yazarın bir mizah kitabını okumuş olabileceğini düşündüm ve bir anı kitabını seçmeyi tercih ettim: Bir Sürgünün Anıları.”

Guzel mi? Bence eh idare eder. Esasinda fazla resmi. Ki bu baslangici kafamda evirip cevirip yazmak icin bakalim sayalim kac gun ugrasmisim : 23 gun. Eh aferin bana….

Thyke benim hayatima bu kadar renk katarken ben neden bu kadar resmi bir baslangic yapiyorum? Simdi daha “serbest” bisi deneyeyim:

“15 senedir Thyke’de 100-200 küsür kitap okuduk; bi o kadar da kitap tartıştık; bi Aziz Nesin şeettiremedik ona yanarım derkene: “leyn ben niye ortaya şöyle karışık bir Azizname attırıver miyorum ki” dedim ve bu kitabı seçmeye kanaat ettim, ii mi? Üstüne üstelik bu kadar kitap kurdu üye içersinde Aziz babanın herhangi bir kitabını okumayan varsa, aramızda bi hain var demektir… Tabii bana göre…”

Bu nasil? Cok daha serbest degil mi? Ama benim degil. Biricik dostuma ait. Cihangir efendiye…

Esasinda bu kitabin secilmesinde tam da boyle bir ciddilikle sululuk arasinda gidip gelme vardi. Bir mizah yazarina ait ciddi bir kitap. Demek ki bu yaziya iki giris yapmak o kadar da mantiksiz degilmis.

Kitabi secip okumak ve hatta yani sira Aziz Nesin’in cok sevdigim zamaninda agiz dolusu gulup Cihangir’le ilk tanistigimiz gun bile kelami gecen Simdiki Cocuklar Harika’yi okumak uzun surmedi. Hatta bir de Toros Canavari’na goz attim. Uc kitap hakkinda da farkli goruslerim var ama ilk akla gelen ortak yonleri kolay hatta su gibi okunuyor olmalari.

Esas kitabimiz Bir Surgunun Anilari’ndan daha fazla bahsetmek gerekirse Aziz Nesin’in 1940’larin sonlarinda mahkum edildigi Bursa surgununun anilarindan olusuyor. Istanbul’da yasayan bir insanin Bursa’ya surgun edilmesi simdi insana komik geliyor degil mi? Bursa neresi ki surda en fazla 2 saat. Insan Istanbul icinde bile bi yerden bi yere ulasirken daha fazla vakit harcayabiliyor. Ama iste olay 1940larda oyle degilmis.

Dagitmayayim, Aziz Nesin Bursa’ya surgun ediliyor ve bir sure orada yasamak zorunda birakiliyor. Burada yasadiklarini not aldigini, bir cesit gunluk tuttugunu tahmin ediyorum. Kitabi yayinlarken (bir kac 10 yil sonra sanirim) o acili gunlerin uzerine mizah serpistiriyor, ironi dokuyor ve yaziyor. Onsozune de “Aci gunlerdi fakat simdi gulerek hatirliyorum.” diye yazip bastiriyor. Seneler seneler sonra kitabin tekrar basiminda yeni bir onsoz yazarak “Ne sacma yazmisim, cok cok kara gunlerdir ve o gunleri kotu hatirliyorum, gulerek degil.” diyor. Yazarin kendisi aciyla mizah arasinda gidip gelen bir salincaga kurulup yazmisken bu satirlari okurken ben de farkli hissemiyordum. Toplantida bir cok kisi de ayni seyi soyledi. Hatta Burcin asagi yukari soyle bi cumle kurdu: “Gulumseten ama bi taraftan da aci aci yutkunduran bir kitap.” Bizde cogu zaman oldugu gibi “Him him!!” diyerek basimizi sallayip onayladik kendisini..

Toplantida bire bir aldigim notlara bakiyorum da cogumuz kitabin edebi bir dille yazilmamis oldugunu ama zaten bunu beklemedigimizi, rahat okundugunu, eski  tatlarin canlanmis oldugunu ve zamaninda hayatin ne kadar da farkli oldugunu dusunmusuz ve soylemisiz. Ozellikle de o zamanla bu zamanin farkliligi uzerinde durduk. Eh kitap “80’lerde ne kadar gariptik, o vatkalarla filan kih kih kih koh.” tarzinda son donemde fazlasiyla geyigini cevirdigimiz zamanlardan cok cok oncesinden bahsediyordu. Telefonun hak getirip mektupla haberlesildigi, ispiyonun ve fislenme kaygisinin kol gezdigi, simdi iki saatlik bir yolun surgun gidilecek kadar uzak oldugu zamanlar. Ozellikle de surgunden bahsettik. Artik varolmayan bir kavram sanirim degil mi? En azından yurt icinde.

Kitabin sonlarindaki mektuplarda neden bahsettiginden kime yazdigindan konusurken Devrim bir aciklama icin “Iste kardesine mail atmis karima para gonderin diye” dedi. O zamanlarda mektuplasmak ile simdiki haberlesmenin zaman boyutu arasindaki ucurumdan dogan komikligiyle bu kelam toplantinin esprisi oldu bence. 

Kisacasi guzel bir kitabi okumus, guzel bir toplanti yapmis olduk. Aziz Nesin’i hatirlamak, okumak, bahsetmek bana iyi geldi. Sonrasinda toplanti notu yazmak beni gerip uzun girislerle bu yaziya baslamama sebep olsa da son o kadar uzun olmayacak. Hatta bitti bile.

Bakalim gelecekte toplanti notu yazmak icin neler cekecegim yarabbim!!?

Devamını oku...
 
Eskici Dükkanı E-posta
Yazar : Orhan KEMAL

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - 3

Sample Image

Yayınevi : Epsilon Yayınalrı
Kitap Sahibi : İshak Gülsoy
Toplantı Tarihi : 10.12.2006
Toplantı Yeri : Ortaköy – Café Creme                         

Kitaptan : 

Çukurova'da yaşayan, yaşlı, savaşta bacağını kaybetmiş, huysuz, küfürbaz ama ailesine düşkün bir babanın, dönemin zorlukları içinde ailesini birarada tutma çabalarını, cocukları ile yaşadığı kuşak çatışmalarını anlatan bir roman.  Bize özgü aile yapısını, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerini, ülkenin yokluk dönemini, zor doğa şartlarını, sömürenlerini, umutlarını kısaca bizi, Orhan Kemal'in usta dili ile yazılmış bir eser. 

 

Toplantıya Katılanlar:
Meltem P.Aslı A.Yasemin D.Tugba B.Isıl C.Y.

Lebriz D.

Ali Erdem ÇelebiVolkan İpekBurçin ÖzgünOlcay BaşerDoğan Yılmaz

İshak Gülsoy

Devamını oku...
 
Cennet Başka Yerde E-posta
Yazar : Mario Vargas Llosa

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - 3

Sample Image

Toplantı Tarihi : Kasım 2007
Toplantı Yeri :
Kitap Sahibi : Yasemin Dora
Kitap Adı : Cennet Başka Yerde
Yazarı : Mario Vargas Llosa
Yayınevi : Can Yayınları
 
Kitaptan : Toplantı Notları: Kasım 2007

Powerpoint dosyası için tıklayınız.

 
Nietzsche Ağladığında E-posta
Yazar :Irvin D. Yalom

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - 4

Sample Image

Yayınevi : Ayrıntı Yayınları
Kitap Sahibi :
Toplantı Tarihi :
Toplantı Yeri :                        

Kitaptan : Toplantı Notları:

Ece Artun;

Annemi yakın bir zamanda kaybettiğim için kitap duygusal anlamda ağır geldi ve beni üzdü. Özellikle “ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır” cümlesi yaşadıklarımla çok ilgiliydi ve beni çok sarstı. Hasta bir insana ümit vermek gerçektende kötülük diye düşündüm. Ayrıca “beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” ve “ yalnızlık hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır” cümleleri beni çok etkiledi. Nietzsche’nin yalnız bir insan olduğunu ve kitabın özündeki düşüncenin “amorfati / kaderini sev” olduğunu düşünüyorum.
Bazen hayatı çok fazla sorgulamanın insana mutsuzluk getirdiğini, basit yaşamlar süren insanların daha mutlu olduğunu düşünüyorum.

Ayla Coşkun;

Bir psikiyatrın böyle bir romanı kurgulamış olması çok güzel. Kendi hayatımızdan çok şeyler bulabileceğimiz insanı bir yerlere alıp götüren bir roman. Ben Nietzsche’nin çok yalnız olduğunu, yalnız yaşamayı kendisinin seçimi olduğunu düşünüyorum. Dr.Beuer’in ise her şeye sahip olduğunu gerçek dostluğu ise Nietzsche’de bulduğunu düşünüyorum. Bana göre Salome ‘de kötü bir kadın değil ama bazı davranışlarıyla, tarzıyla zarar veren bir kadın. Kitapta ayrıca Freud’un psikanalizin temellerini nasıl attığına dair ipuçları görüyoruz.

Firdevs Sükmenyıldız;

Daha önceden Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü okumuştum, bu kitapta da Zerdüşt’ten fikirler, sözler var. Ben de Nietzsche’nin yalnız olmadığını, bunun kendi seçimi olduğunu düşünüyorum. Yorum yapmak, eleştirmek amacıyla okuduğum uçun normal okuma hızımda okuyamadım, daha fazla irdelemek gfereğini duydum,bu nedenle kitabı bitiremedim ama en kısa zamarda bitireceğim. Çok etkileyici bir kitap.

Kerem Ustomar;

Bu bir psikiyatri kitabı. Nihilizm felsefesini sorguluyor. Roman psikolojinin ilk temelinin atıldığı zamanlarda geçiyor ve Dr.Beuer bu temeli atan kişi olarak karşımızda. Salome, doktora Nietzsche’nin tedaviye razı olsa bile bunun sadece fiziksel tedavi ile sınırlı olacağını, psikolojik bir tedaviye asla izin vermeyeceğini söylüyor. Zaten psikolojik rahatsızlığı olan insanlar o izni vermeyen insanlardır.Benim kitaptan çıkardığım ümitsizlik hastalığının tedavisinin insanın kendi içinde olduğu,ümidi insanın içinden çıkarması gerektiği oldu. Tabii bunun için kalın kabukları kırmak gerekiyor. “Amorfati/ kaderini sev” felsefesi ve hayatın sizi ördüğü düşüncesi kitabın özü bence.

Arzu Alpaydın;

Ben kitabı okumadan Nietzsche ile ilgili çok az şey biliyordum. Kendisine çok acıdım ve bana bir arkadaşımı çağrıştırdı. Bu devre ait olmadığını söylüyor, iletişimi koparıyor, hayatın anlamını sorguluyor ve bu onu mutsuz ediyor.
Bence kitapta Nietzsche’nin bahsettiği ‘köprü’ kavramının üzerinde durabiliriz. İnsan bir şeyi kendisi yapacakken bunu bir başkasının söylemesi üzerine yapmaktan vazgeçebilir. Ben bir çok durumda bunu yaşıyorum.
Kitabı henüz bitiremedim ama bende bıraktığı duygular bunlar.

Beril Ergün;

Ben daha çok Dr.Beuer’den etkilendim. Bence hasta ile doktor arasındaki roller değişti, rüya ve hipnoz esnasında yaşadıkları, annesine duyduğu özlem ve sevginin açığa çıkması, sorunun ortaya çıkmasıyla tedavi yoluna gidilmesi beri çok etkiledi.

Serhan Atay;

Beni ümitle, ölümle ilgili söylediği harika sözlerin dışında en çok etkileyen “insan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir” cümlesiydi. Hayatımızda hep farkında olarak veya olmayarak seçimler yapıyoruz. Bunlar bizim yaşamımızın, mutluluğumuz veya mutsuzluğumuzun temelini oluşturan seçimler. Sonuç olarak mutsuz olduğumuz,hoşlanmadığmız durumlarda ruhumuz azap duyuyor, ama egolarımız yüzünden biz bu durumları kendi seçimlerimiz yüzünden yaşadığımızı kabul etmiyoruz, hep başkalarını ve şartları suçluyoruz. Halbuki aynı koşullarda, aynı insanlarla karşılaşıp farklı seçimler yapmak mümkün, biz bazı şeyleri seçmiyorsak gerçekten istemediğimiz için seçmiyoruz ve çaba göstermiyoruz.
Bu durumda da Nietzssche’nin “amorfati/ kaderini sev” düşüncesi çok doğru, çünkü biz bu kaderi seçimlerimizle kendimiz belirledik.
Ben Nietzsche’nin de kendi yalnız olma durumunu kendinin belirlediğine ve hayatındaki annesi, ablası ve Salome gibi baskın karakterli kadınlardan kaçmak özgür olmak istediğine inanıyorum. Salome’ye karşı duyduğu tutku aynı zamanda onu tutsak eden bir şey ve bu duruma düşmekten de rahatsız.
“Yaşama karşı sorumluluğumuz daha yücesini yaratmaktır, daha alçağını değil” cümlesiyle seçimlerimizi yaparken içimizdeki kahramanın gelişimini hiçbir şeyin engellememesine özen göstermemiz gerektiğini anlıyorum.

Ufuk Pınaroğlu;

Benca yazar hayatı sorgulamış. Bunu da başarılı, alanlarında öncü ve uç tipleri seçerek yapmış.
Dr.Beuer, her şeyi olan başarılı, psikoloji ve hipnozla ilgileniyor, ama kendini mutsuz hissediyor, Nietzsche de başarılı, yalnız, çağına göre sıradışı fikirleri var, Salome ise özgür, bağımsız ve feminizmin temelerini atan bir kadın. Üçü de yaşadıkları döneme göre sıradışı ve öncü kişilikler.
Yazar bu kurguyu günümüzde yaptığına göre acaba o dönemde yaşanan, özgürlük, seçimler, ümitsizlik, fikirlerinin anlaşılamaması gibi sorunlar hala devam ediyor diye mi düşünmüş?

Günay İzer;

Geçen yıla kadar felsefeye yabancıydım bu tarz kitaplar okudukça ve tanıdıkça çok sevdim. Bir çok yerini geri dönerek tekrar tekrar okudum ve anlamaya çalıştım. Kitaptan bir çok başucu notu çıkardım ve içselleştirme yaptım, çözümler ürettim, dersler çıkardım. Kitabın sonuna kadar romanın bir kurgu olduğunu bilmiyordum, sonunda öğrendiğimde tedirginlik bende yarattı.Dr. Beuer’in Nietzsche’yi tedaviye ikna etmek için bu kadar zaman ve emek harcamasını hastaları arasında ayırım olarak gördüm. Bu durumu kendi öğrencilerim için yapmazdım diye düşünüyorum. Tedaviyi satranç oynar gibi adım adım yapması, ikna etmek için danışmanım olur musun demesi beni etkiledi.
Çıkardığım en büyük ders kendimizi sevmemiz ve olumlu düşünceydi.

Reyhan Karahasan;

Kitabı okuduğum için çok mutluyum. Çok güzel duygular çıkardım. Hayatta her şeyin dört dörtlük gözüktüğü anlarda bile bir şeyler eksiktir, doktorun yaşamında da bunu görüyoruz. Dr.Beuer’in gerçeklerle yüzyüze gelmesi, gerçek hayattan hayal ettiği şeylere doğru gitmesi çok cesaret isteyen bir şey, bizi bağlayan şeyler nedeniyle bunu yapamıyoruz. Dr. Beuer bunu kitapta hipnoz yoluyla yaptı ve sonunda kendi kaderini sevmeyi öğrendi. Ben de hipnoz yaptırmak isterdim.
Köprü olayıyla ilgili de insanlara bir şeyi yapmalarını söylemenin doğru olmadığını, bunun bir işe yaramadığını düşünüyorum ama bunu yapmaktan da kendimi alamıyorum.

Neşe Şen;

Kitabı daha önce 1998’de okumuştum. Aklımda çok fazla bir şey kalmamış ama kitap bende bir lezzet bırakmış. İki kere okumak benim için iyi oldu.
Dr. Beuer’i meslek, aile, para ve Yahudi olmak konularında sıkışmış bir karkter olarak görüyorum. Nietzsche’yi ise sıradışı ve hasta ruhlu olarak görüyorum, belki de bunlar felsefeci olmanın gerekleri.
“Hayat doğru cevapları olmayan bir sınav” ve “Doğru müzik, doğru dans” cümleleri beni çok etkiledi. Belki de doğru müzik fonda hep çalıyor ama biz dansı yanlış yapıyoruz.
Bence yazar kitabı Freud’un gözünden, onun ağzından yazmış. Dr. Beuer’in psikanaliz ile igili fikirlerini Freud’dan aldığını düşünüyorum.

Mualla Sipahioğlu;

Kitabı henüz bitirmedim, yavaş ve sindirerek okumak istiyorum. Benim de hayatta bir takım takıntılarım var, bu anlamda bana çok faydası oldu. Geçen hafta yaşadığım bir takım olaylarda da Neşe bana sürekli “baca temizliği yap” dedi. Bu beni gerçekten rahatlattı.
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 10 - 18 Toplam: 100

 

SON OKUDUKLARIMIZ