arrowAnasayfa arrow Kitaplık Cuma, 29 Ağustos 2008  
 
Thyke Ana Sayfa
Thyke Etkinlik Takvimi
« < Ağustos 2008 > »
P P S Ç P C C
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30
31 1 2 3 4 5 6
« < Eylül 2008 > »
P P S Ç P C C
31 1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 1 2 3 4
Thyke Etkinlikleri
Etkinlik yok

Kitaplık
Sıcak Külleri Kaldı E-posta
Yazar : Oya Baydar

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - SevSample Image

Yayınevi : Can Yayınları
Kitap Sahibi : Meral
Toplantı Tarihi :Aralık 2005
Toplantı Yeri :                         

Kitaptan : Toplantı Notları : 01.12.2005

ESRA:

İnsanın geleceğini belirleyen bilinçaltıdır. Teo’nun İstanbul’a gelişindeki bilinçaltındaki isteklerindendir. Annesini o şekilde yakalaması ve babasının eski eşyalar ile ilgilenmesi onu istanbul’a iter.Yazarın lullandığı dilin yazanın değilde karekterlerin ağzından olması çok güzel olmuş. Ölüm oruçlarının kanıksanmasını çok iyi vurgulamışsınız. 

Oya Baydar’ın ESRA ya yanıtları şunlardır:

Bütün yaptıklarımız kimliğimizde zaten bilinç altına yerleştirdiklerimizdedir. Kitapta bir başlangıç cümlem/fikrim oluyor ama sonunu bilmiyorum. Kitabın bitimi yaara bağlı oluyor. Kitaptaki dört ayrı karekteri tek kişiye anlatamazdım. Hem okunmaz olurdu, hem de objekt

F olmazdı. Her birinin bakış açısıyla anlatabilmek daha kolaydır. Çünküş gerçek olay tekdir ama doğru tek değildir. Türkiye’de 211 kişi ölüm oruçları ile öldü ama haber bile olmadı. Ölüm orucunda kimin öldüğüne bakıyoruz. Dinci veya anarşist deniyor. Su testisi su yolunda kırılır diyoruz. Oysa onun bir insan olduğunu görmezden geliyoruz. İntihar daha anlaşılabilir ama Ölüm orucu çok farklı. Ölenlerin çoğu Alevi idi. Olayların bütününde Alevi kültürünün izi var.

Güldalı’nın ölümünün siyasallığından uzaklaşıp eşine bağlanmasına teki aldım. Kimliğinmi ispat, bütünün parçası olmak dürtüleri etkili idi. İşkence, ölüm acı göze alınır ama ait olduğun bütünün dışına çıkmak istemezsin. Dini cemaatlerde de bu böyledir.

NEŞE:

Kitabın çok kolay okunmasının nedeni içeriği kadar, karekterlerin kendi dilinden yazılması ve her bir karekterin fikir farklılığının kitaba yansıması,  tartışma ortamının zevkine götürüyor. Siz gençlik ve işçi hareketini yaşamış biri olara şimdiki ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz ve gençlik için önerileriniz nedir?

Oya Baydar’ın NEŞE ye yanıtları şunlardır:

“Biz Freud’a ne yaptık da çocuklarımız böyle oldu?(Kitap yayaınlar)” Ne yapmalıym sorusunun cevabını şöyle vereceğim. Ne yaparsan yap nasıl olsa yanlış oluyor. Temel değerler çok önemli ama bazen o temel değerlerle çatışıp bambaşka bir yöne gidiyorlar. Çocukların apolitik tercihleride oluyor. Çevrecilik, Barışçılık, İnsanı sevmek, başkalarını ötekileştirmemek, empati ve kendini başkalarının yerine kaoyabilmeli insan. Çocukların yaşadıkları anne-babalarına  da tepkidir bazen.

AYLİN:

Kitaplarınız çok güzeldi. Kitaplarınız kişiliğinizle bütünleşmiş. Hala yaşadıklarınızla gurur duyuyorsunuz. 89 yılında yaşananlar olmasaydı belki de ben siyasi kişiliğimle edebi kişiliğime dönemezdim. Her zaman insan olmayı ön planda tuttum. Kitabın kurgusu gerçekten çok güzel olmuş. Ellerinize sağlık. İyi bir edebiyatçı ve yazar olmak için aılan kursalr ile yazar olunabilir mi?

Oya Baydar’ın AYLİN’e yanıtları şunlardır:

O kursalardan çok bilinçli okuyucular çıkabilir ama yazar olmak için yeterli değildirler.

VASFİYE:

Kitabın geçtiği dönem ile fazla bilgili değildim. Ben o deönemi güvenli bir ortamda geçirdim. Bu kitapta annenin yaşamımızdaki önemini hissettim. Ülkü çocuğunu bırakmamalıydı. Teo’nun psikolojisi annesini gördğü sahne ile değiti. Derin’de anne fsktörü çok fazla. İhmal eden anne cezasınıda çekiyor. Kremali en kendini koruyan. Çünkü onun arkasında annesi var.

Oya Baydar’ın VASFİYE’ ye yanıtları şunlardır:

Bu fikir Ülkü’nün çocuğunun notları bulduğunu gösterir. Sahne bana da cok dokunaklı gelir. Ölmüş bir çocuk arkadaşından duyulan pişmanlık da en hüzünlü.

BERNA:

Kitap bana, Sivas olaylarında dost akrabanın birbirlerin nasıl düştüğünü hatırlattı bana. Dört karakterin romanı anlatması çok güzel. Annenin ihmali beni çok etkiledi. Elinize sağlık.

ELVAN:

“Sıcak Külleri Kaldı” dört sene önce okudum. İki sene önce “Erguvan kapısı” okudum. Kurgusu itibari ile “Erguvan kapısı” daha beğendim. Ülküye iki kitapta da kızdım. O çocuğu doğurmamalıydı. O dönemin davasını yaşamışım gibi hissederek yazmışsınız. İy iki yazmışsınız. “Erguvan kapısı” nın karekterleri gerçeğe çok yakındı. Ülkü’ye sizde olan birşeyleri kattınız mı? Kaleminize sağlık.

Oya Baydar’ın ELVAN’a yanıtları şunlardır:

Evet. O kadar çok şeyi aksi takdirde yazamazdınız.

ZELİHA:

Ülkü’ye kıydım, umuta üzüldüm. Sizin hayat hikayenizle de paralellik kurdum ve size de kızdım. Ama tanıyınca fikrim değişti. Elinize sağlık sizi tanıdıktan sonra çocuklarmızın Tanrı’nın bir lütfu olduğunu düşündüm ve annelik önemli bir görev.

Oya Baydar’ın ZELİHA’ya yanıtı:

Ben oğlum için çok çırpındım ve ilgi gösterdim. ‘’Hiçbir Yere Dönüşte’ daha da çok

TUNA:

Beğenerek okuyabildiğim, okurken 3 boyutlu gibi olayı yazıyorum. Bu ülke kendi çocuklarını yiyiyor cümlesine katılıyorum.

SÜZET:

“Erguvan kapısı” ilgimi çekti. Çocuklaımızın üzerinde baba ve anne etkisi çok oluyor. O nedenle çok dikkatli olmamız gerekiyor.Adada inzivaya çekilme, hiç b ir ümidin kalmaması çaresizlik hissi uandırdı.

Oya Baydar’ın SÜZET’e yanıtı:

Kariye ve Tekfur Sarayı bölgesi çok ilginçtir. O kapı belki de yok. Bizansı çok inceledim. Bende ada, kedi ve erguvan saplantısı var. Gençken okunan ‘Küçük Prens gibi kitapları bence tekrar okumalı. Yaşananlar, gelinen nokta, dünyanın ve Türkiye’nin durumu bende karamsarlık yaratmış olabilir. Kötümserlik suçtur ama, ömrümün 40 yılını dünya değişsin diye mücadele ile geçirdim. Gelinen nokta beni karamsarlığa itti.

MÜGE:

1980 sonrası üniversiteye girdim. Galatasaray lisesinde okurken, birlikte okuduğumuz ağabeylerimiz bizi zorla cenazelere yürüttüler. Karşı komşumuz bir öğretim üyesi öldürüldüğünde eşinin çığlıklarını unutamıyorum. Bir de Armutlu’da yolumu kaybettim. Polis panzerleri beni ürküttü. Kiatptaki her karekter bana ‘limansız gemi’ gibi geldi. Ahmet karekteri beni çok etkiledi.Ailemiz ve evimiz bizim güvenli limalarımız. Bu karmaşık duygular içinde kitabı okudum. Kitap beni acıttı. Çocuğuma, aileme bir liman vermeliyim dedim. Sizi tanımaktan çok memnunum.

Oya Baydar’ın MÜGE’ ye yanıtları şunlardır:

Ahmet benim 64 den beri arkadaşım. Avşa adalı bir köylü. Okuma yazmayı sonradan öğrendi. Hepimizden çok okudu. Bağda yaşardı.

EBRU:

Umut ve bebek Umut beni çok etkiledi. Kuaförde yıllardır saçımı fönleyen çocuğun adı Uğur. O kadar etkilendim ki bu sabah ona Umut diye hitap etmişim. Derine kızdım. Umut’u bırakmamalıydı. Turgut Ersin’i çok iyi anlayamadım. Kerim Ali’nin annesinin adı verlmemiş.

Oya Baydar’ın EBRU ya yanıtları şunlardır:

Öyle mi? Farkında değilim, haklısınız. İsmi olmalı tabii. Atlamışım.

DEMET:

Karekterlerin ayrı ayrı konuşması çok hoşuma gitti. Gündelik hayatıma ‘Derin’ girdi. Ankaradaki öğrencilik yıllarıma götürdü. Çankaya’da bildiri dağıtırkenki kendimi hatırladım. Ama ben sağlam limandaydım. Sizi tanımaktan memnun oldum. Sizler gibi olanlar çok yaşasın.

NAZAN:

‘Sıcak Külleri Kaldı’ yı önce okuduğum için ‘Erguvan Kapısını’ çok iyi anladım. Polşisiye kurgu gibi geldi. Geri dönüşleri kaçırdım hissine kapıldım. Ara ara tekrarların gereksiz olduğunu düşündüm. Karekterlerin hiçbirine kızmadım.Arkadaşlarımın karekterlere kızmasını ‘Sıcak Külleri Kaldı’yı okumamasına bağlıyorum. Gazi Üniversitesinde okurken kitaptaki hayatın benzerini yaşadım. Sosyalizmin çöküşünü izlemek beni üzüyor. Benimde 2 çocuğum var. Çocuğa rağmen ideallere devam edilmeli. Çocuklar annelerini idealleri ile görmeliler.

SERPİL:

‘Sıcak Külleri Kaldı’ya geç başladım. Ülkemizi temsil eden sanatçılardan biri olarak sizle gurur duyuyorum. Elinize sağlık.

FATOŞ:

Kitabınızı bir ay önce elime aldığımda sizinle tanıştığımı düşündüm. 1982 de Ankara’da üniversiteye başladım. İnsanlarda sevgi açlığını gördüm. İdeal için koşanda da sevgi açlığı var. Kitaptaki karekterleri 5-10 yıl sonra da hatırlayacağımı unuyorum. Ülkü’nün anne yönü beni etkiledi. Derin’in varoşlardaki yaşantısı bana yavan geldi. İnsanlar kendine sunulan şartlarla hayatlarını kuruyor. Kitaptaki karekterlerin hiç biri mutlu değildi.

MELTEM:

Kitabın ilk sayfalarında bile yazarın dramatik birşeyler yaşamış olduğu ve bun u kitaplarına yansıttığı duygusunu taşıdım. Karekterlerdeki ortada kalmışlık beni üzdü. İdeallerinin peşinden giden çocuklar yetiştirmeye çalışıyoruz ama ideallerimizi bir kenara koymuş olmamız beni üzüyor ve Ülkü’yü anlıyorum.

IŞIL:

Kitabın 300. sayfasındayım. Empati var bende. Karşımdakinin üzüntüsü beni de hırpalıyor ve kitaplarda beni çok etkiliyor. 1967 doğumluyum. Yaşantımda politik ortam etkin değildi. Aile bir limandır. Kendimi çok boş yaşamış hissettim. Günlük yaşam temposundan iki sokak ötede olanı biteni bilmeden yaşıyoruz.

MERAL:

İyi ki bu kitabı önerdim. Düşündüm ve hissttiğim herşey arkadaşlarım tarafından söylendi. Be eserde kendimizi sorgulayıp, kendimizle hesaplaşıyoruz. Yeni kitabınızı bekliyoruz.

Devamını oku...
 
Romantika E-posta
Yazar : Turgut Özerkman

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - SevSample Image

Yayınevi : Bilgi Yayınevi
Kitap Sahibi : Aylin
Toplantı Tarihi : 14 Eylül 2005
Toplantı Yeri : Ortaköy                          

Kitaptan : 14.09.2005

Aylin:

Bu kitaptan önce yazarın ‘Korkma İnsancık Korkma’ kitabını okumuştum. Ensest bir ilişkiyi işliyor olmasına rağmen beğendim. ‘Korkma İnsancık Korkma’da ‘Canımu’ kelimesi bende iz bırakmıştı. Romantika’da ‘ Azuri’ kelimesi iz bıraktı. Akıcı, değişik, konusu gerçek veya değil ama kimine göre ‘cız’ denilebilecek konuları güzel ifade eden bir roman.

Ayşenur:

Romanın kurgusu bana çok tanıdık geldi. Şifreler, senede bir gün buluşmalar, Ediz Hun - Belgin Doruk filmlerini hatırlattı. Çocukların anne ve babalarını anlayabilmesi ve hak vermesi bana ‘Nefes nefese’ romanını hatırlattı. Yazar zaten romanının film olması için Atıf Yılmaz ile çalışıyormuş. Roman kahramanlarının tüm duyguları sakin sakin ve bilinçli yaşaması ile çağımızın hızlı temposu arasındaki farkı çok güzel aktarmış. Bu romanda ‘safalak’ kelimesini çok sevdim.

Meltem:

Seyrek görüşmeler aşkı çok uzun süre yaşatıyor. Uzaktan uzağa bir ilişkiyi 27 sene sürdürmelerinin nedeni de bu. Birlikte 24 saat geçirmek ilişkileri bozuyor. Romanı okuyunca annemin ve babamın böyle bir aşkı var mı diye düşündüm. Ayrıca, benim çocuklarım beni araştırırsa nasıl olurum diye kendimi sorguladım.

Elvan:

Bu romanı 3 sene önce okumuş ve beğenmiştim. ‘İstiridye hayatta bir kere inci yapar’ dan yola çıkarak hayatta aşk bir kere yaşanır bana ters geliyor. Bu romanı diğer kitaplarından daha farklı bir tarzda yazmış. ‘Çılgın Türkler’den sonra bence en iyi kitabı.

Işıl:

Bir gecede okuduğum, okuma esnasında beni çok güzel sürükleyen bir kitaptı. Sevdim. Kocama söylenmemeye ve gülümsemeye karar verdim. Bir çocuğun babasını mutlu etmek için kendi kız arkadaşını ayarlamaya çalışması beni çok etkiledi. Aile içi yıpratmaların boş olduğunu anladım.

Nur:

Bir gecede okudum. Romantikadan önce ‘Çılgın Türkler’i okuduğumdan dolayı, yazara saygım sonsuzdu. Çok büyük bir zevkle okudum. Evlilikte eşler bu kadar prototip olmamalı diye düşündüm. Kitabı sevdim. Bana iyi geldi.

Vasfiye:

Kısa bir roman olup, çabuk bitmesi hoşuma gitti. Evlilik olmayınca birbirlerini çok güzel gören bir ilişkiyi yaşadılar. 68 kuşağı cinsel ilişki ile yıpranmamış. Bir erkek ne ister diye düşündüğümde, romanın erkek olan yazarın bir fantazisi olarak algıladım.

Serpil:

Çabuk okudum. Niye birleşmediler diye çok düşündüm. Beş sene bir arada bulunmamak sonucu nasıl değitirir diye düşündüm. Babam ve kayınpederim ile ilgili hiç bir şey konuşmadığımı hissettim. Hayatı mutlu yaşamak için bizde mi fantazi yapmalıyız diye düşünüdüm. Bazı hisleri tutmak mı, yoksa üstüne gidip sevmek mi? Heyecanı yitirmemek mi gerekli?

Meral:

Kızı babasının aşk yaşadığını hiç düşünmemişti. Kızı anne ve babasının evlilikleri boyunca babasının neşesizliğini hiç sorgulamıyordu. Annesinin de anılarını hiç bilmiyoruz. Özel hayat özel kaldığı sürece daha gizemli. Ama, kızı babasının bir özel hayatı olduğunu öğrenince çok mutlu oldu. Evliliklerde eşlerin kıymeti bilinmeli. Emek verdikçe sevgi büyüyor.

Neşe:

Roman akıcı ve anlatım tarzı ile bana bir senaryo gibi geldi. Aslında yazar, üniversitelerden uzaklaştırılmış öğretim üyeleri ile o dönemin evlilik kurumuna bir bakış getirmiş. Roman kahramanı erkek, sevdiğine sürekli ‘kızım’ diyerek öğrenciye olan özlemini, kadında ‘hocam’ diyerek bir dış hayata olan ihtiyaçlarını ifade ettiler. Yazar 70-80-90 lı yılların gençlik tiplerini açıklamak istemiş. Sevgili ile metres ilişkisinin farkını bizlere hissettirmeyi hedeflemiş. Bu romandan sonra, annemin ölümü ile babamın hayatında oluşan boşluğu nasıl doldurmam gerekir diye bir kez daha düşündüm.

Sacide:
Kitabı beğendim.Özellikle söz oyunları hoşuma gitti.Zaman zaman tekrarlar sıkıcı geldiyse de kitabın iletişim problemlerine ve kuşak farklılıklarına yer vermesi kızımla ilişkimi tekrar gözden geçirmemi sağladı.

Yeşim:
Kolay okunabilir bir kitap.Kurgusu hoşuma gitti.Kitabın sonunda herkes alışıldığı gibi kahramanların kavuşamayacağını ya da birinden birinin öleceğini beklerken mutlu sonla bitmesi güzel. Yazar burada hayatta zaten yeterince mutsuzluk olduğunu asıl trajik olanın bu olduğunu belirtiyor. Kitabın en hoş yanı bu bence.Ayrıca kitabın bir çok yerinde şiir tadı aldım, çok hoş imgeler kullanılmış.

Durmuş:
Romanın kahramanına sempati duydum.Sığ bir evlilik yaşamasına rağmen,ideal aşkı da yaşıyor.

Pınar:
Her ne kadar sürükleyici bir kitap olsa da kopuk kopuk anlatım ve yüzeysel olması nedeniyle kitabı beğenmedim. Roman kahramanı Doğan Hoca’nın içindeki çelişkilerin ve eşinin duygularının da anlatılması romana ruh katabilirdi.

Zeliha:
Kahramanlar uç noktalarda. Biri mutlak iyi,diğeri mutlak kötü olarak verilmiş; bu da gerçeklikten uzak ve abartılı.Başlangıçta Arzu’ya yüklenen kişilik ile sonradan oluşturulan kişilik arasında çelişki var. Üniversite eğitimi almış bir kızın aşkı algılayışını basit buldum.

Yılmaz:
Kahramanlar yanlış zamanda evlenmiş. Romanın geçtiği dönemde boşanmalar fazla olmadığı için buna cesaret edemiyor. Gizliliğe sığınarak bir mutluluk yaşamışlar. Babanın bir tek küçük kızı ile yakın ilişkisi olmuş.

Nükhet:
Kitabı çok çabuk okudum. Kitap çok fazla görüşmeyen bir baba kızın ilişkisini anlatıyor,ancak bu görüşme kaliteli . Kitapta aşkın tarifi çok güzel yapılmış. Kitabın sonucu çarpıcı. Boşanma niye düşünülmemiş sizce?

Ümran:
Düzenlerini bozmak istemediklerinden bence.

Durmuş:
Hoca boşanmayı düşünmemiş, çünkü iki çiftinde eşleri ile ilgili problemleri yok.

Zeliha:
Hoca pasif bir adam, bu durumu kabullenmiş.

Ümran:
Bence kitapta aşk yok.Ben birkaç aşk tasvirinden ve bir iki şiirden başka bir şey bulamadım. Doğan bey silik, pasif yaşayan biri, Arzu’da başta masum bir kişilik sergilerken sonradan Doğan Bey’in cinsel dürtülerini uyandıran bir kişilik şekline dönüyor. Kitapta anlatılan Şirin 80 li yılların genç tipi değil. Arzu ile ilk tanıştıkları zaman evlenmiş olsalardı böyle bir aşk olmazdı. Masum bir aşk anlatılmaya çalışılmış ama olmamış. Kitapta tiyatro tekniği kullanılmış. Bununla beraber bazı betimlemeler çok güzel.

Zeliha:
Arzu başlangıçta elini bile tutturmazken sonraları tabloları canlandırarak şov yaptı. Bu çok uç noktalarda bir kişilik

Durmuş:

Hocanın başka birine aşık olması çocuklarına karşı ilgisiz olmasını gerektirmez. Çocuklarına karşı daha ilgili olabilirdi.

Zeliha:
Kitabı bir yazar gözüyle okudum.bence bu kitap çağdaş bir aşk masalı. Ancak bu kitapta bol bol çelişki var. Bu romanda anlatılanların çoğu gerçek dışı, toplumca gerçekçilikten uzak, ancak keyifli bir kitap, fazla bir derinliği yok

Sena:
Kitapta yüzeysel bir savaş var, çok tat bırakmayan okuması kolay bir kitap. Bazı betimlemeler çok güzel. Toplumca kabul görmeyen bir olayı çok güzel bir şekilde anlatmış.

Durmuş:
Bu bir masal değil, toplumda sıkça yaşanan bir olay,bu yüzden gerçekçi bence.
 

 
En Uzun Gece E-posta
Yazar : Ahmet Altan

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - SevSample Image

Yayınevi : Alkım Yayınları
Kitap Sahibi : Işıl
Toplantı Tarihi :15 Kasım 2006
Toplantı Yeri :                         

Kitaptan : Toplantı Notları : 15.11.2006

Aylin:

Ahmet Altan’ın kitaplarını hep severek okurum. Çevremdeki arkadaşlarımın ‘Ahmet Altan okunur mu’ sözlerine hiç aldırmadan zevkle okudum. Bu kitabıda beni çok etkiledi. Hiç görmediğim güneydoğuyu ve insanlarını kelimelerle görmemi sağlayacak başka kitap bulurmuyum bilmem. Bir kitabı kahramanın isminden başlayarak, sosyal bir yarayla birleştirip, tutkulu hastalıklı bir aşkla yoğurması ve bu kadar anlaşılabilir bir dille anlatması gerçekten çok hoş

Süzet:

His tasvirlerini hayal edilebilr ve açık bir dille ifade etmiş. Mecazi cümleler ile bütünlik sağlanmış. Leopol’ün uyuşturucu kullanımını aktarımınından çok etkilendim. Başçavuşun sözlerini Yelda’nın  bir kutuya koyup sonra cümleleri savurmasını güzeldi.

Serpil:

Cümleleri çok uzun ve ağladı olsada genel olarak kitabı beğendim. 21.yy da ‘Rüzgar Gibi Geçti’ tarzında bir aşkın yaşanması beni düşündürdü.

Işıl:

Kitabı 1,5 aylık bir sürede ara vererek okudum. Her elime aldığımda da konudan uzaklaşmadığımı ve hep kaldığım yerden devam ettiğimi düşündüm.

Nuray:

Ben yazarın birçok kitabını beğeni ile okumuş bir biri olarak ‘Aldatmak’ romanındaki hayal kırıklığımı bu kitapta yaşamadım. Kitabı rahatça ve beğeni ile okudum. Anlatımı çok iyi. Heha’nın ölümü beni oldukça etkiledi. Ama Heja’nın ölümünün Taner ile bağlantılı gösterilmesi beni rahatsız etti. Orada daha tarfsız bir tutum bekledim. Selim’in ölümünde, önceden Yelda’nın Heja’yla yaşadıklarıın ilgili olmadığını düşünüdüm.

Ayşenur:

Bu kitabı okurken eziyet çektim. Kendi adıma bu kitaptan hiçbir şey öğrenmedim. Çok boş bir kitap okumuşum izlenimine kapıldım.

Aynur:

Ahmet Altan’ın birbirinin tekrarlayan kitaplarından biri olarak gördüğüm için çok beğenerek okumadım. Kitapta yaşanan aşkı hastalıklı bir ilişki olarak değerlendirdim. Bunun yanısıra güneydoğuda töre cinayetlerine, kadınların susken bakmaları beni çok etkiledi. Konular bana biraz askıda bırakılmış gibi geldi.

Neşe:

 Kitap güneydoğu yaşamını, batıdaki şehirli Türklere aktardığı için anlamlı. Kitap kahramanları İstanbul’un içindeki insanlar. Töre konusunu şehirlilere çok güzel aktarıyor. Selim İstanbul’da hanımlardan aldığı bedduaların açısını güneydoğuda ödüyor. Kısaca ‘Ne şehittir ne gazi...Niyazi ’oluyor.

Fatoş:

Tutkulu ve hastalıklı bir ilişkiyi konu alan bir roman. Ahmet Altan bu romanındada kadın erkek ilişkilerini anlatırken duyguları ifade ederken ustaca betimlemeler yapmış. Fakat on onbeş satırı bulan cümleler okuyucu açısından sıkıcı ve yorucu. Romandaki ana karakterlerden Yelda Orta Anadolulu dindar,namuslu sadık kadınla Batılı özgür,güçlü  kadının duygusal çatışmasını ilişkilerine yansıtıyor.Romandaki diğer karakterler Heja,Ceyfır Mor saçlı kadın beni daha çok etkiledi.Güneydoğudaki töre cinayetlerini araştıran grubun kendi sorunlarına çözüm bulamamış insanlardan oluşması dikkat çekici. Romanın sonu bana çok basit geldi aynı duyguyu Ahmet Altan ın ‘Aldatmak'  romanında da yaşamıştım

Deniz:
Kitabın sonuna kadar gecenin ne kadar uzun süreceğini düşündüm.Beni etkileyen kısmı ise kadınların aşkı nasıl farklı yaşadığı. Bir erkeğin çok eşliliği yaşamak istemesi ,ama yaşayamaması gibi inceledikleri olay ve yaşadıkları hayat arasındaki uçurum en ilginci.

Gülsüm:
Aşk üzerine yazılmış ama çok fazla aşkı anlatmıyor. Taner’le olan ilişkisinde yaşadığı çelişkiler. Beni çok içine çekemedi bu aşk. İki farklı kişilik olması itibariyle Selim gibi birisiyle birlikteyken Taner ‘e yönelmesi. Kadınların belki de içten içe maço bir erkeğe ihtiyaç olması gibi. Türk filmi gibi.

Emine:
Merakla çok rahat okudum. Hep Yelda’nın öleceğini düşünmüştüm. Saplantılı bir aşk olmasa okuyucuya hitap etmezdi. Fahrünisa’ya hissettikleri sevgi ve takdir , diğerine ise hissettiği aşk. Çok beğendiğim söylenemez , ama merakla okudum.

Ebru:
Ahmet Altan hayranı olarak anlatımı, tasvirleri beni çok etkiledi, roman içine aldı. Selim ile Yelda’nın aşkı sancılı gerçek bir aşk. Yaşadığı ailenin etkisi ilişkilerini etkiliyor. Otoriteyi Selim’de arıyor, bulamıyor. Taner’le intikam için birlikte oluyor. Yazar okuyucuya Doğu’da bunlar da yaşanıyoru anlatmaya çalışıyor gibi geldi bana.

Öznur:
Zevkle okudum.Taner’le Yelda’nın ilişkisinin sebebini çözemedim.Heja’nın ölümü beni çok etkiledi. Selim’in ölebileceğini hiç düşünmemiştim, Yelda’nın öleceğini düşündüm. Uzun cümleler kullanılmış . Yüzeysel aşk hikayesi. Güneydoğu sorunlarının üzerine çekmedi beni. Aşka yoğunlaştım. Beklediğim gibi değildi.

Yeşim:
Çok beğenerek okudum. Sürükleyici idi. Keşke Heja ölmeseydi. Cümleler çok uzun olmak zorunda mı? diye merak ettim. Çok yerinde ve güzel kullanmış ama cümlenin sonunda başı neydi acaba diye döndüm.

Füsun:
Kitabın ismini görüp ilk birkaç sayfada kaçırılış öyküsü diye düşündüm. Klasik Ahmet Altan kitaplarından farklı geldi. Doğayı çok tasvir etmiş, önceleri kadın tasvirlerine çok yer verirdi. Yelda’nın arayışlarındaki çırpınışlarının nedeni onun yetiştiği aile , yetiştiği koşullardan kaynaklanıyor. Selim ile Taner arasında kalma sebebi bu. Kitabın isminin kaçırılış olabileceğini düşünürken Yelda’nın anlamını öğrenince Yelda’nın öleceğini düşündüm. Selim’in ölmesi beni şaşırttı.Roman beni derinden etkilemedi.

Sibel:
Kitap sıradan bir aşk hikayesini anlatıyor bence. Başından sonuna kadar isminin anlamını aradım. Yelda’nın sözcük anlamı olduğunu öğrenince acaba nerede bu anlam ortaya çıkacak diye merakla kitabı okudum. Yelda bu ilişkiden çok şey bekliyor. Aslında Selim ile çok zıt bir karakter. İlişkilerde kişiler özgür bırakılmalı, kendi dünyaları da olmalı. Selim’siz hayatı çok boş olduğu için kendini Heja ile Taner’e veriyor gibi geldi bana. Kitaptan çok etkilendiğimi söyleyemem.
 

 
Simyacı E-posta
Yazar : Paulo Coelho

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - SevSample Image

Yayınevi : Can Yayınları
Kitap Sahibi : Ayşegül
Toplantı Tarihi :
Toplantı Yeri : Palmodora                        

Toplantı Notları

Neşe Hekiman :

İçimizdeki Tanrı’yı ortaya çıkarabildiğimizde, kişisel menkibemize ulaşmanın yolunu daha kısa tutmuş olur ve evrenin dilini ve ruhunu hissetmemizi kolaylaştırırız. Romandaki çöl kadının, sevdiğini beklerkenki sabırlı davranışları, Karadeniz insanımızın denizcileri ile benzer özellikler ve bilgelikler taşıyor. Tesadüfleri ve fırsatları değerlendirmek ve onları evrenin bize hediyesi olarak yorumlayarak hayata bakmak, mutluluğu hedefleyenler açısından çok mühim.
“Santiago’nun anne ve babası, rahip olması için onu papaz okuluna göndermiştir. Santiago, okuldan arta kalan zamanlarında babasına ait koyun sürüsünü otlatmaya götürür, bu sayede dağ, taş, tepe demeden Endülüs’ü gezerdi. Onaltı yaşına geldiğinde rahip olmak istemediğini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” der ve oğlunu kutsar.
Santiago’nun sırtında bir heybesi ve içinde de yatarken yastık olarak başının altına koyduğu bir kitabı ve yamçası vardı. Önce, babasının vermiş olduğu parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur. Bazen “Papaz okuluna Tanrı’yı aramak için nasıl gidebilirdim?” diye düşünüp bunun kendisini sıktığını düşleyip tekrar kendi yazıgısı doğrultusunda bir başka yolculuğa çıkıyordu. Ancak dünya çok büyüktü, sonu gelmiyordu. Kısa bir süre de olsa koyunlarının kendisine yol göstermesine izin verse de sonunda bir yığın ilginç şeyler keşfederek tekrar onların peşinde sürüklenmekteydi. Her gün yeni bir yere gittikleri otlaklar değiştiği halde bazen mevsimlerin bile birbirine benzemediğini dahi anlamıyorlardı. Koyunların yiyecek ve sudan başka bir kaygıları yoktu. Dağ, taş, köy kasaba geçip akşam hava karardığında koyunları kurtlara karşı emniyete alacak müsait bir yer bulduklarında yatıyor ve sabah hava aydınlanıncada tekrar aynı şekilde gezmeye başlıyordu.
Ancak akşam yattığında uykusunda gördüğü rüyaların da etkisinde kalarak; gördüğü bir düşün gerçekleşme olasılığının yaşamını ilginçleştireceğini düşünüyor ve o şekilde hareket ediyordu. Romanın ana konusunu teşkil eden Mısır Piramitleri’ne gitmesi ve orada hazine bulacağı ona rüyasında söylenmişti. Romanın kahramanı, rüyasını gerçekleştirmek için önce bir falcı kadına rüyasını anlatır. Falcı kadın, kendisine tatmin edici bir cevap veremez, ancak bulacağı hazinenin onda birini kendisine vermesini ister. Bunun üzerine bir daha düşlere inanmamaya karar vererek oradan ayrılır ve yine koyunlarıyla dolaşmaya devam eder. Ancak daha sonra geldiği kasabada karşılaştığı ve kendisini Salem kralı olarak tanıtan yaşlı adamla konuşur, kendi amaçlarını anlatır. Yaşlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago’dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Sarayına davet eder ve çobanı bir teste tabi tutar. Bir yemek kaşığının içine sıvı yağ koyarak kaşığı ağzında tutarak sarayını gezmesini ister. Bu testin amacı, “mutluluğun gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan” der. Çoban, mesajı almıştır. Yaşlı adam, Santiago’ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taş verir ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taşları “zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der.
Santiago, falcı kadından ve yaşlı adamdan aldığı işaretlerden sonra Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Afrika’nın bir liman şehri olan Tanca’da kendisinin turizm danışmanı olduğunu söyleyen bir Arap çocuğu ile tanışır, Mısıra gidebilmek için sahranın geçilmesinin gerektiği bunun içinde deve almak üzere Arap çocuk ile beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago’yu bu şehirde parasız pulsuz bırakır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Billuriyeci ile ilişkilerini geliştirdikçe ikisinin de hayallerinin benzer olduğunu farkeder. Ancak billuriyecinin yıllardır kutsal yolculuğa (hacca) gidişini gerçekleştiremediğini öğrenir ve hayallerine ulaşmak için daha değişik yöntemlerle para kazanmalarının gerektiğini anlatır. 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur. Yolda bir İngiliz’le karşılaşır. İngiliz de aslında simyacıyı aramak için çölü geçmek istemektedir. Birlikte bir deve kervanıyla çölü geçmek üzere yola çıkarlar.
Santiago, çölden de daha birçok şey öğrenebileceğini düşünerek dikkatli gözlemler yapmaktadır. Fakat İngiliz arkadaşı ise elindeki kitapları okumakla meşguldür. Yolda karşılaştıkları güçlüklerde kendi kişisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylüyorlardı. Kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimse, “her şey bir ve tek şeydir” sonucuna varır ve neye ihtiyacı varsa onu elde edebileceğini bilirdi. Simyacı, evrendeki sonsuz yolculuğunda en büyük sorunun her şeyin bir ve tek olduğunu anlamak ve bu biricik şeyin kendi gerçek görevini yerine getirmesiyle her şeyin mümkün olacağını bilirdi.
Santiago, yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam etti.Karşılaştıkları güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvendi ve sonunda kumullar tepesine ulaştı. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordu. Dizüstü düşüp ağladı ve kişisel menkıbesine ulaşırken rastladığı insanlar için Tanrı’ya şükretti. Hazineye ulaşmak için kumulu bütün gece boyunca kazdı. Sabah gün doğarken doğruldu ve piramitlere baktı. “Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir” diye düşündü. Piramitlerin de ona gülümsediğini hissederek yüreği neşeyle dolu olarak o da piramitlere gülümsedi. Sonunda hazinesini bulmuştu.”
Bu yazı aşağıdaki linkten alıntıdır.
http://www.gata.edu.tr/kutuphane/kitap_ozetleri/Simyaci.htm
 

 
Şelale E-posta
Yazar : Joyse Carol Oates

Çeviri: ----

Thyke Küme: Thyke - SevSample Image

Yayınevi : Can Yayınları
Çeviren : Dost Körpe
Kitap Sahibi : Demet
Toplantı Tarihi :
Toplantı Yeri : Maria’nın Bahçesi                       

Toplantı Notları

“Sonsuz sayıda başkası lanetlenmiş, artık bozamayacağı tek bir kıvrımda donup kalmıştır.”
Gottfired Wilhelm Leibniz

ESRA:
Din ve kadın sorunun sorgulamış, metaforlar var, suyu simge olarak kullanış ve mitolojiden alıntılar yapmış. Kaos gibi.

ZELİHA:
Güzel bir Amerikan edebiyatı örneği, akıcı kolay okunan, ben de edebi bir tad bırakmadı.

ÜLKÜ:
Aile dramı, sürükleyici, sorgulayıcı psikolojik bir roman.

ELVAN:
Bazı şeylerin ucu açıktı, kitap boyunca okuyucuyu sürükleyen bir konu vardı.

VASFİYE:
Başlangıcı çok sarsıcı idi. Anlatım sürükleyici idi. Finalde olayların sonuca bağlanışını beğendim. Iyi ki okumuşum sonunu…

BELMA:
Edebi bir tad vermedi ama sürükleyici bir kitaptı. Hayatta kaderin önemini düşünüdüm. Şelale ile ilgili bir makale okuduğumda her zaman hatırlayacağım.

BETÜL:
İçeriğinde belirsizlikleri ve tutarsızlıkları olan bir kitap. Tekrarlar çok. Psikolojiyi çok fazla irdelemiş.

NEŞE:
Güçü temsil eden şelaleyi, insanı güçsüzleştiren nesneye dönüştüren yazarı kutlamak gerekir.

AYŞEGÜL:
Film Senaryosu gibi okudum. 3 şey anlatılmış. Ölüm, Amerikadaki endrüstiyel devrim, ve Amerikan hayatı

DEMET:
Keyifle okudum. Her sayfayı bir arkadaki sayfayı bekler gibi okudum. Tesadüflerin önemini, hayatın kontrol edilemeyişini, güçlü görünme çabalarının ardından güçsüzlüklerin yattığını düşündüm.

MÜGE:
Şelalenin rutubetini, suların hızla düşüşü, o senelerdeki A.B.D yi düşünüdürdü. Kıtabı okurken yazarın betimlediği herşeyi gözümde canlandırdım. Dönemi çok iyi anlatmış. Okunması gerekn bir yazar.

SÜZET:
Niagara görülmesi gereken bir yer. Zevk alarak okumadım. Bana romandan geriye fazla bir şey kalmadı. Tasvirleri güzeldi.

AYLİN:
Edebi değeri yok. İyi yazarların tarihi ve doğal olan yerlerden çıktığını düşünüyorum. Zor okudum, karamsar bir kitap. Kitapta konu olarka herşey var. Ucu açık bırakılmış. Çok detay var.


“Baroğun en önemli özelliği sonsuza giden kıvrımdır ve her yerdedir kıvrım; ruhta, bedende, maddede, mânâda. Kıvrımın sonsuz çizgisi, yaşamın olduğu her alanda yeni tekillikler üreterek ve farkları çoğaltarak uzayıp gider. Yaşayan en üretici kadın yazar Joyce Carol Oates'un Şelale'si, kıvrım kıvrım açılan ancak lanetli tek bir kıvrımda donup kalan bir nehir-roman, karanlık bir barok anlatı...

Düzenin önerdiği kültürel ve siyasi modellere, kapitalist sistemlerin dayattığı akılcılığa karşı duruşu, uygara karşı barbarı temsil edişi, kaostan önceki karanlık sularda yüzmeyi yeğleğişiyle Oates, maddeden taşıp akışkan olana karışma eğilimi içindedir hep. Eserlerinde simge, metafor ve kendi gerçekliği içinde suyu, suyun kapsayıcılığını, kıvrımlanışındaki gizemi tema edinen Oates'un yazınında su da ateş kadar yıkıcı, yok edicidir. Yaşamdaki groteski, gerçeğin bir tür gerçeküstüne dönüşümü şeklinde sunan yazar, bahsetmeyi pek sevdiği Niagara Şelalesi'ni bu kez kahramanlaştırıyor, romanına tümüyle içselleştiriyor: "Bir at nalı gibi kıvrılan, köreltici, hiptonize edici, ürküntü verici şelalenin gürleyen sesi, kıvrılan suları" romanın örgüsünde hem var, hem yok edici bir göstergeyi imliyor.

İnsanlarda hidrakropsişik denen tuhaf bir etki yapan şelalenin temsil ettiği gürleyen doğa gücüne yönelik gizemli biyolojik güce kapılıp kendilerini aşağıya atanlar bir yandan yok olurken diğer yandan ölümsüz olmak isterler. 1900'lü yıllarda Niagara Falls şehri, 'İntihar Cenneti' olarak tanınmıştır. İşte bu yılların ortasında geçen romanda, bir rahip aileye mensup Ariah Erskine, yine koyu presbiteryen bir ailenin rahip oğlu Gilbert Erskine ile evlenir ve balayı için Niagara Falls'a giderler. Ancak genç damat, ertesi sabah erkenden şelalenin sularına atlayarak intihar eder. Asla istemediği, sevemeyeceği, büyük bir günah ve ayıp olarak gördüğü Ariah'tan kurtuluşunun başka çaresi yoktur... Henüz evlenmişken dul kalan Ariah'ın başına gelen bu korkunç olayla açılır roman ve bir hayatın, tesadüflerin kılavuzluğunda nasıl örüldüğünü tıpkı durmaksızın kıvrımlar oluşturan bir şelale gibi kâh akarak kâh gürleyerek önümüze serer.

Troy Müzik Akademisi'nin müzik hocası, evde kalmış bir kız kurusudur Ariah. Yirmi dokuz yaşında, erkekler hakkında tecrübesiz bir bakiredir. Gilbert ile ilk geceki yarım yamalak sevişmelerinin ve evliliklerinin sonsuz lanetlenmeyle cezalandırılacak bir ölümcül günah olduğunu bilir; bu yabani ve ürkek cinsellik sonrası midesi bulanır, kusar. O artık bir lanetlidir ve uğursuz bir kıvrımda donakalmıştır; ondan çıkacak ve ona varacak her şeyde bir lanet söz konusudur. Öfkesini, kinini başka hayatlara doğru kusacaktır. Çünkü lanetli ruhu her şeyi kustuğunda ve yalnızca bu nefreti ya da öfkeyi barındırdığında, olanaklı en çok nefrete varır. Diriliş fikri, onu tekrar bu düşünceye götürür; lanetli zamanı, suya içrek laneti yeniden kendi şimdisi yapacaktır.


Lanet ve diriliş
Gilbert'in yasını yedi gece boyunca suyun başında tutar Şelale'nin Dul Gelini ama sonra bu lanetten kurtulamayacağını bile bile, Niagara Falls'un yakışıklı avukatı Dick Burnaby'nin aşkına karşılık verir; yıldırım hızıyla evlenirler. Böylece otuz yaşında sadece aşkı değil seksi de keşfeder. Hep hanım hanımcık olmaya çalışan Ariah, artık bir seks bağımlısıdır. Henüz bakireyken bebek sahibi olmakta büyük tiksinti bulan Ariah, kadınlığını keşfettiği ikinci evliliğinde bir bereket tanrıçasına dönüşür ve ilk çocuğu Chandler'ın, ardından Royall'in doğumuyla kocasının bedenine olan ilgisi yön değiştirir. Ömür boyu sürecek simbiyotik bağı, adeta demir bir zincirle kenetler Ariah oğullarına. Çünkü onlara aşıktır. Royall'ı emzirirken tahrik olan ve onun 'harika bir sevgili' olduğunu düşünen Ariah'a göre 'Babasının diriliği yeniden doğmuştur.


Anne olmayı hiç istemeyen, hatta, annelik içgüdüsünden yoksun kılındığını belirten Oates'un Ariah kimliğine anneliğin bu sapkın gücünü başarıyla içselleştirmesindeki neden, elbette yaratılan ile olan patetik ilişkiden kaynaklanır. Ki yaradan tanrıdır; varlığımızı, yazgımızı bize bağışlayan, semavi dinlere göre. Ancak Oates eserlerinin tümünde de dini inançları ironize eder; katı geleneklerin ve dindarlığın kastre ettiği bireylerin trajedisini anlatır. Tanrısına olan inancı sorgulanamaz Ariah, giderek tanrıyla hesaplaşan, onu inkâr eden bir iç sese, bir gölge varlığa sahip olur. Royall memeden kesildiğinde, göğsünde bir bebek hissetmeyi özler ve kendisini kurtaracağını, her şeyi yoluna koyacağını umduğu bir kız bebek arzular Ariah. Oysa dilediği, yeniden o yaratıcı güce sahip olmak ve bir diriliş gerçekleyerek kendi sonsuz şimdisinin akışını hızlandırmaktır. 1950'lerde Amerika'da kadınların çalışması hoş karşılanmazken Ariah evinde piyano dersi verir, üç çocuk annesi, görünüşte mutlu evliliği olan bir kadındır ama o 'iyi bir kadın' olmadığını düşünür hep; kendini sevmeyi asla başaramaz. Çünkü 'lanetli' olduğu bilgisine içrektir. Ariah'a özgü bu lanet tüm aileyi etkisi altına alır. Dirk, kaybedeceği baştan belli bir davayı alıp da, komünistlikle suçlanan davacı Nina Olshaker'a âşık olunca tüm hayatı alt üst olur. Ailesini, işini, itibarını ve aklını yitiren Dirk'in hayatı, Gilbert gibi intiharla nihayetlenecektir. İkinci oğlu Royall, evlilik arifesinde babasının âşık olduğu Nina ile vahşi bir cinsellik yaşayacak ve dengesini kaybedecek; Ariah'ın, gençliğini ve diri cinselliğini kıskandığı kızı Juliet ise tecavüze uğrayacaktır. Lanet, zaman içinde ilerleyen ve ruha yerleşen bir kıymık gibi Ariah'ın çevresindeki herkese bulaşır. Ölüm, Burnaby Ailesi için beklenen değil, eşlik edilen bir şeydir; bir hareket olarak şimdide kavranır. Hem bu yanıyla, hem lanet kavramı odağında ilerleyişiyle, hem de şelale gibi kıvrım kıvrım ilerleyip bir tepe noktasından çağlarcasına dökülüşüyle Şelale, gotik eserleriyle tanınan Oates'un mimari dehasıyla kurguladığı, -sadece sonlara doğru biraz esneyen- görkemli bir barok anlatı. Anlatının merkez noktası, Ariah'tır ve diğer tüm kıvrımlar ondan çıkan ve ona bağlanan monadlardır adeta. Ariah'ın kocaları, çocukları, ailesi kendi hikâyelerini sürükleyecek kuvvette olsalar da, silik görünümünün ardında vahşi, yırtıcı bir dişil unsur taşıyan Ariah'ın kaderine yazgılıdırlar. Tüm bu tekillikler bir ıraksama içindedir ve herbiri ilk tekillikle (Ariah) bağıntılıdır. Kahramanlar olanaklıdır ama 'bir-arada-olanaksız' dünyaların parçalarıdır. Bütün olanakları kucaklayan zaman örgüsü içinde büyüyen, birbirine eklemlenen, iç içe geçen hayatların göverdiği bu barok labirentin bireyleri, "bir-arada-olanaklı" değillerse, olanaklı dünyaları da varoluşa geçiremezler. Ariah'ın içinden sık sık tekrarladığı şu cümle kilit noktasıdır: "Aile bu dünyada her şeydir, görünüşe göre bu dünyada Tanrı olmadığına göre..." Bu, onun isyanı ve kendine bulduğu barok çözümdür; ilkelerin kullanımını değiştirmek; Tanrı inancı yerine aile inancını koymak. Tanrı olmadığına göre dirimsellik aileden gelmelidir; ama ya aile de lanetlenmişse?

Barok çağın filozofu Leibniz 'karanlık ve güzel lanetlenme kuramı'nda lanetlenenin, geçmişteki bir edim için değil, her an yenilediği şimdiki bir edim yüzünden lanetlendiğini belirtir. Lanetlenmiş kişi ebediyen lanetlenmiş değildir; o yalnızca her zaman lanetlenebilirdir ve her an yeniden lanetlenir. Onlar geçmişlerinin etkilerine maruz kaldıkları için değil, geçmişlerinin izinden kurtulamayıp her ân bu izi derinleştirdikleri için lanetlidir. Bu nedenle geçmişine bir suç yüklemez Oates, Ariah'ın. Bir neden, giz aranmamalıdır. Ondaki lanet, kendinden nefrette; ancak doğurup yeni bir cana hayat bağışladığı zaman kendine tahammül edebilmesinde saklıdır. Evet, barokta savaş dengeden, taşkınlık ise sakin varlıktan daha değerlidir ve barok taşkın, kabına sığmaz bir iyimserliktir; çağlayan şelale ve dişil doğurganlığın tekrarı gibi... “
Hande Öğüt


Bu yazı Sn. Hande Öğüt tarafından hazırlanmış; Radikal Gazetesi Web Sayfasından Alınmıştır.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5794
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 46 - 54 Toplam: 104

 

SON OKUDUKLARIMIZ