| |
|
Kitaplık
| Yazar : Aziz Nesin Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 3 
| Yayınevi : Alkım YayınlarıKitap Sahibi : Tuğba BayburtluoğluToplantı Tarihi : Ocak 2008Toplantı Yeri : Bayburtluoğlu Palas Kitaptan : Toplantı Notları: | Isbu yazı 13 Ocak 2008’de bizim evde yaptığımız Aziz Nesin – Bir Sürgünün Anıları kitabının Thyke 3 toplantı notlarıdır. Yani inşallah!! Okumayla haşır neşir bir insan olmak yazıyla da insanın arasının iyi olacağıını akla getirir değil mi? Heyhat.. Gerçekler öyle değil. Ya da şimdi abartmayayım en azından benim için öyle değil. Bugünün tarihi 5 Şubat sanırım ve ben toplantı gününden beri yaza yaza aşağıdaki girişi yazdım: “Bu kadar sene Thyke’nin bir parçası olarak okumamız için kaç kitap seçtiğimi hatırlamıyorum. Toplam kaç kitap okuduğumuzu da. Emin olduğum tek nokta şu: Hiç Aziz Nesin okumadık. Ocak 2008 kitabının yazarını bu “okumamışlık” belirledi. Hepimizin bir şekilde yazarın bir mizah kitabını okumuş olabileceğini düşündüm ve bir anı kitabını seçmeyi tercih ettim: Bir Sürgünün Anıları.” Guzel mi? Bence eh idare eder. Esasinda fazla resmi. Ki bu baslangici kafamda evirip cevirip yazmak icin bakalim sayalim kac gun ugrasmisim : 23 gun. Eh aferin bana…. Thyke benim hayatima bu kadar renk katarken ben neden bu kadar resmi bir baslangic yapiyorum? Simdi daha “serbest” bisi deneyeyim: “15 senedir Thyke’de 100-200 küsür kitap okuduk; bi o kadar da kitap tartıştık; bi Aziz Nesin şeettiremedik ona yanarım derkene: “leyn ben niye ortaya şöyle karışık bir Azizname attırıver miyorum ki” dedim ve bu kitabı seçmeye kanaat ettim, ii mi? Üstüne üstelik bu kadar kitap kurdu üye içersinde Aziz babanın herhangi bir kitabını okumayan varsa, aramızda bi hain var demektir… Tabii bana göre…” Bu nasil? Cok daha serbest degil mi? Ama benim degil. Biricik dostuma ait. Cihangir efendiye… Esasinda bu kitabin secilmesinde tam da boyle bir ciddilikle sululuk arasinda gidip gelme vardi. Bir mizah yazarina ait ciddi bir kitap. Demek ki bu yaziya iki giris yapmak o kadar da mantiksiz degilmis. Kitabi secip okumak ve hatta yani sira Aziz Nesin’in cok sevdigim zamaninda agiz dolusu gulup Cihangir’le ilk tanistigimiz gun bile kelami gecen Simdiki Cocuklar Harika’yi okumak uzun surmedi. Hatta bir de Toros Canavari’na goz attim. Uc kitap hakkinda da farkli goruslerim var ama ilk akla gelen ortak yonleri kolay hatta su gibi okunuyor olmalari. Esas kitabimiz Bir Surgunun Anilari’ndan daha fazla bahsetmek gerekirse Aziz Nesin’in 1940’larin sonlarinda mahkum edildigi Bursa surgununun anilarindan olusuyor. Istanbul’da yasayan bir insanin Bursa’ya surgun edilmesi simdi insana komik geliyor degil mi? Bursa neresi ki surda en fazla 2 saat. Insan Istanbul icinde bile bi yerden bi yere ulasirken daha fazla vakit harcayabiliyor. Ama iste olay 1940larda oyle degilmis. Dagitmayayim, Aziz Nesin Bursa’ya surgun ediliyor ve bir sure orada yasamak zorunda birakiliyor. Burada yasadiklarini not aldigini, bir cesit gunluk tuttugunu tahmin ediyorum. Kitabi yayinlarken (bir kac 10 yil sonra sanirim) o acili gunlerin uzerine mizah serpistiriyor, ironi dokuyor ve yaziyor. Onsozune de “Aci gunlerdi fakat simdi gulerek hatirliyorum.” diye yazip bastiriyor. Seneler seneler sonra kitabin tekrar basiminda yeni bir onsoz yazarak “Ne sacma yazmisim, cok cok kara gunlerdir ve o gunleri kotu hatirliyorum, gulerek degil.” diyor. Yazarin kendisi aciyla mizah arasinda gidip gelen bir salincaga kurulup yazmisken bu satirlari okurken ben de farkli hissemiyordum. Toplantida bir cok kisi de ayni seyi soyledi. Hatta Burcin asagi yukari soyle bi cumle kurdu: “Gulumseten ama bi taraftan da aci aci yutkunduran bir kitap.” Bizde cogu zaman oldugu gibi “Him him!!” diyerek basimizi sallayip onayladik kendisini.. Toplantida bire bir aldigim notlara bakiyorum da cogumuz kitabin edebi bir dille yazilmamis oldugunu ama zaten bunu beklemedigimizi, rahat okundugunu, eski tatlarin canlanmis oldugunu ve zamaninda hayatin ne kadar da farkli oldugunu dusunmusuz ve soylemisiz. Ozellikle de o zamanla bu zamanin farkliligi uzerinde durduk. Eh kitap “80’lerde ne kadar gariptik, o vatkalarla filan kih kih kih koh.” tarzinda son donemde fazlasiyla geyigini cevirdigimiz zamanlardan cok cok oncesinden bahsediyordu. Telefonun hak getirip mektupla haberlesildigi, ispiyonun ve fislenme kaygisinin kol gezdigi, simdi iki saatlik bir yolun surgun gidilecek kadar uzak oldugu zamanlar. Ozellikle de surgunden bahsettik. Artik varolmayan bir kavram sanirim degil mi? En azından yurt icinde. Kitabin sonlarindaki mektuplarda neden bahsettiginden kime yazdigindan konusurken Devrim bir aciklama icin “Iste kardesine mail atmis karima para gonderin diye” dedi. O zamanlarda mektuplasmak ile simdiki haberlesmenin zaman boyutu arasindaki ucurumdan dogan komikligiyle bu kelam toplantinin esprisi oldu bence. Kisacasi guzel bir kitabi okumus, guzel bir toplanti yapmis olduk. Aziz Nesin’i hatirlamak, okumak, bahsetmek bana iyi geldi. Sonrasinda toplanti notu yazmak beni gerip uzun girislerle bu yaziya baslamama sebep olsa da son o kadar uzun olmayacak. Hatta bitti bile. Bakalim gelecekte toplanti notu yazmak icin neler cekecegim yarabbim!!? | |
|
Devamını oku...
|
|
| Yazar : Orhan KEMAL Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 3 
| Yayınevi : Epsilon YayınalrıKitap Sahibi : İshak GülsoyToplantı Tarihi : 10.12.2006Toplantı Yeri : Ortaköy – Café Creme Kitaptan : | Çukurova'da yaşayan, yaşlı, savaşta bacağını kaybetmiş, huysuz, küfürbaz ama ailesine düşkün bir babanın, dönemin zorlukları içinde ailesini birarada tutma çabalarını, cocukları ile yaşadığı kuşak çatışmalarını anlatan bir roman. Bize özgü aile yapısını, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerini, ülkenin yokluk dönemini, zor doğa şartlarını, sömürenlerini, umutlarını kısaca bizi, Orhan Kemal'in usta dili ile yazılmış bir eser. | | Toplantıya Katılanlar:Meltem P.Aslı A.Yasemin D.Tugba B.Isıl C.Y. Lebriz D. Ali Erdem ÇelebiVolkan İpekBurçin ÖzgünOlcay BaşerDoğan Yılmaz İshak Gülsoy | |
|
Devamını oku...
|
|
| Yazar : Mario Vargas Llosa Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 3  | Toplantı Tarihi : Kasım 2007 Toplantı Yeri : Kitap Sahibi : Yasemin Dora Kitap Adı : Cennet Başka Yerde Yazarı : Mario Vargas Llosa Yayınevi : Can Yayınları Kitaptan : Toplantı Notları: Kasım 2007 |
|
| Yazar :Irvin D. Yalom Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4  | Yayınevi : Ayrıntı YayınlarıKitap Sahibi : Toplantı Tarihi : Toplantı Yeri : Kitaptan : Toplantı Notları: | Ece Artun; Annemi yakın bir zamanda kaybettiğim için kitap duygusal anlamda ağır geldi ve beni üzdü. Özellikle “ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır” cümlesi yaşadıklarımla çok ilgiliydi ve beni çok sarstı. Hasta bir insana ümit vermek gerçektende kötülük diye düşündüm. Ayrıca “beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” ve “ yalnızlık hastalıkların üreyebileceği en uygun ortamdır” cümleleri beni çok etkiledi. Nietzsche’nin yalnız bir insan olduğunu ve kitabın özündeki düşüncenin “amorfati / kaderini sev” olduğunu düşünüyorum. Bazen hayatı çok fazla sorgulamanın insana mutsuzluk getirdiğini, basit yaşamlar süren insanların daha mutlu olduğunu düşünüyorum. Ayla Coşkun; Bir psikiyatrın böyle bir romanı kurgulamış olması çok güzel. Kendi hayatımızdan çok şeyler bulabileceğimiz insanı bir yerlere alıp götüren bir roman. Ben Nietzsche’nin çok yalnız olduğunu, yalnız yaşamayı kendisinin seçimi olduğunu düşünüyorum. Dr.Beuer’in ise her şeye sahip olduğunu gerçek dostluğu ise Nietzsche’de bulduğunu düşünüyorum. Bana göre Salome ‘de kötü bir kadın değil ama bazı davranışlarıyla, tarzıyla zarar veren bir kadın. Kitapta ayrıca Freud’un psikanalizin temellerini nasıl attığına dair ipuçları görüyoruz. Firdevs Sükmenyıldız; Daha önceden Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü okumuştum, bu kitapta da Zerdüşt’ten fikirler, sözler var. Ben de Nietzsche’nin yalnız olmadığını, bunun kendi seçimi olduğunu düşünüyorum. Yorum yapmak, eleştirmek amacıyla okuduğum uçun normal okuma hızımda okuyamadım, daha fazla irdelemek gfereğini duydum,bu nedenle kitabı bitiremedim ama en kısa zamarda bitireceğim. Çok etkileyici bir kitap. Kerem Ustomar; Bu bir psikiyatri kitabı. Nihilizm felsefesini sorguluyor. Roman psikolojinin ilk temelinin atıldığı zamanlarda geçiyor ve Dr.Beuer bu temeli atan kişi olarak karşımızda. Salome, doktora Nietzsche’nin tedaviye razı olsa bile bunun sadece fiziksel tedavi ile sınırlı olacağını, psikolojik bir tedaviye asla izin vermeyeceğini söylüyor. Zaten psikolojik rahatsızlığı olan insanlar o izni vermeyen insanlardır.Benim kitaptan çıkardığım ümitsizlik hastalığının tedavisinin insanın kendi içinde olduğu,ümidi insanın içinden çıkarması gerektiği oldu. Tabii bunun için kalın kabukları kırmak gerekiyor. “Amorfati/ kaderini sev” felsefesi ve hayatın sizi ördüğü düşüncesi kitabın özü bence. Arzu Alpaydın; Ben kitabı okumadan Nietzsche ile ilgili çok az şey biliyordum. Kendisine çok acıdım ve bana bir arkadaşımı çağrıştırdı. Bu devre ait olmadığını söylüyor, iletişimi koparıyor, hayatın anlamını sorguluyor ve bu onu mutsuz ediyor. Bence kitapta Nietzsche’nin bahsettiği ‘köprü’ kavramının üzerinde durabiliriz. İnsan bir şeyi kendisi yapacakken bunu bir başkasının söylemesi üzerine yapmaktan vazgeçebilir. Ben bir çok durumda bunu yaşıyorum. Kitabı henüz bitiremedim ama bende bıraktığı duygular bunlar. Beril Ergün; Ben daha çok Dr.Beuer’den etkilendim. Bence hasta ile doktor arasındaki roller değişti, rüya ve hipnoz esnasında yaşadıkları, annesine duyduğu özlem ve sevginin açığa çıkması, sorunun ortaya çıkmasıyla tedavi yoluna gidilmesi beri çok etkiledi. Serhan Atay; Beni ümitle, ölümle ilgili söylediği harika sözlerin dışında en çok etkileyen “insan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir” cümlesiydi. Hayatımızda hep farkında olarak veya olmayarak seçimler yapıyoruz. Bunlar bizim yaşamımızın, mutluluğumuz veya mutsuzluğumuzun temelini oluşturan seçimler. Sonuç olarak mutsuz olduğumuz,hoşlanmadığmız durumlarda ruhumuz azap duyuyor, ama egolarımız yüzünden biz bu durumları kendi seçimlerimiz yüzünden yaşadığımızı kabul etmiyoruz, hep başkalarını ve şartları suçluyoruz. Halbuki aynı koşullarda, aynı insanlarla karşılaşıp farklı seçimler yapmak mümkün, biz bazı şeyleri seçmiyorsak gerçekten istemediğimiz için seçmiyoruz ve çaba göstermiyoruz. Bu durumda da Nietzssche’nin “amorfati/ kaderini sev” düşüncesi çok doğru, çünkü biz bu kaderi seçimlerimizle kendimiz belirledik. Ben Nietzsche’nin de kendi yalnız olma durumunu kendinin belirlediğine ve hayatındaki annesi, ablası ve Salome gibi baskın karakterli kadınlardan kaçmak özgür olmak istediğine inanıyorum. Salome’ye karşı duyduğu tutku aynı zamanda onu tutsak eden bir şey ve bu duruma düşmekten de rahatsız. “Yaşama karşı sorumluluğumuz daha yücesini yaratmaktır, daha alçağını değil” cümlesiyle seçimlerimizi yaparken içimizdeki kahramanın gelişimini hiçbir şeyin engellememesine özen göstermemiz gerektiğini anlıyorum. Ufuk Pınaroğlu; Benca yazar hayatı sorgulamış. Bunu da başarılı, alanlarında öncü ve uç tipleri seçerek yapmış. Dr.Beuer, her şeyi olan başarılı, psikoloji ve hipnozla ilgileniyor, ama kendini mutsuz hissediyor, Nietzsche de başarılı, yalnız, çağına göre sıradışı fikirleri var, Salome ise özgür, bağımsız ve feminizmin temelerini atan bir kadın. Üçü de yaşadıkları döneme göre sıradışı ve öncü kişilikler. Yazar bu kurguyu günümüzde yaptığına göre acaba o dönemde yaşanan, özgürlük, seçimler, ümitsizlik, fikirlerinin anlaşılamaması gibi sorunlar hala devam ediyor diye mi düşünmüş? Günay İzer; Geçen yıla kadar felsefeye yabancıydım bu tarz kitaplar okudukça ve tanıdıkça çok sevdim. Bir çok yerini geri dönerek tekrar tekrar okudum ve anlamaya çalıştım. Kitaptan bir çok başucu notu çıkardım ve içselleştirme yaptım, çözümler ürettim, dersler çıkardım. Kitabın sonuna kadar romanın bir kurgu olduğunu bilmiyordum, sonunda öğrendiğimde tedirginlik bende yarattı.Dr. Beuer’in Nietzsche’yi tedaviye ikna etmek için bu kadar zaman ve emek harcamasını hastaları arasında ayırım olarak gördüm. Bu durumu kendi öğrencilerim için yapmazdım diye düşünüyorum. Tedaviyi satranç oynar gibi adım adım yapması, ikna etmek için danışmanım olur musun demesi beni etkiledi. Çıkardığım en büyük ders kendimizi sevmemiz ve olumlu düşünceydi. Reyhan Karahasan; Kitabı okuduğum için çok mutluyum. Çok güzel duygular çıkardım. Hayatta her şeyin dört dörtlük gözüktüğü anlarda bile bir şeyler eksiktir, doktorun yaşamında da bunu görüyoruz. Dr.Beuer’in gerçeklerle yüzyüze gelmesi, gerçek hayattan hayal ettiği şeylere doğru gitmesi çok cesaret isteyen bir şey, bizi bağlayan şeyler nedeniyle bunu yapamıyoruz. Dr. Beuer bunu kitapta hipnoz yoluyla yaptı ve sonunda kendi kaderini sevmeyi öğrendi. Ben de hipnoz yaptırmak isterdim. Köprü olayıyla ilgili de insanlara bir şeyi yapmalarını söylemenin doğru olmadığını, bunun bir işe yaramadığını düşünüyorum ama bunu yapmaktan da kendimi alamıyorum. Neşe Şen; Kitabı daha önce 1998’de okumuştum. Aklımda çok fazla bir şey kalmamış ama kitap bende bir lezzet bırakmış. İki kere okumak benim için iyi oldu. Dr. Beuer’i meslek, aile, para ve Yahudi olmak konularında sıkışmış bir karkter olarak görüyorum. Nietzsche’yi ise sıradışı ve hasta ruhlu olarak görüyorum, belki de bunlar felsefeci olmanın gerekleri. “Hayat doğru cevapları olmayan bir sınav” ve “Doğru müzik, doğru dans” cümleleri beni çok etkiledi. Belki de doğru müzik fonda hep çalıyor ama biz dansı yanlış yapıyoruz. Bence yazar kitabı Freud’un gözünden, onun ağzından yazmış. Dr. Beuer’in psikanaliz ile igili fikirlerini Freud’dan aldığını düşünüyorum. Mualla Sipahioğlu; Kitabı henüz bitirmedim, yavaş ve sindirerek okumak istiyorum. Benim de hayatta bir takım takıntılarım var, bu anlamda bana çok faydası oldu. Geçen hafta yaşadığım bir takım olaylarda da Neşe bana sürekli “baca temizliği yap” dedi. Bu beni gerçekten rahatlattı. | |
|
| Yazar :Yiğit Bener Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4  | Yayınevi : YkyKitap Sahibi : Toplantı Tarihi : Toplantı Yeri : Kitaptan : Toplantı Notları: | Neşe Şen: 12 Eylül sonrası bireylerin ödediği bedelleri anlatıyor. Siyasetin içinde olalım olmayalım yakın geçmişimizde yaşadığımız bir dönem irdeleniyor . Bir baba oğulun yaşamı üzerinden o dönemle bugün arasındaki farklar, Avrupa’nın bize, bizim Avrupa’ya bakışımız, kuşakların birbirlerin sorunlarından habersizliği çok güzel anlatılmış. O dönemin insanlarına ve daha sonraki kuşaklara baktığımda çok farklar görüyorum. Ben de 1980’den sonra çocuk yetiştirdim. Genel olarak yeni yetişen kuşakların daha cahil, bencil, sığ, kolaycı ve tüketime yönelik olduklarını söyleyebilirim. Bu 1980’den sonra belki de yaratılmak istenen bir ortamdı. Ece Artun; Ben de 68 kuşağıyım, çok ama çok acı günlerin yaşandığına şahit oldum. Ben kitabı okurken çok etkilendim, çok beğendim, kendi gençlik yıllarım gözümün önüne geldi. Ben kitaba iki konudan yaklaştım.Birincisi artık büyük davalar, büyük mücadeleler ve büyük ütopyaların olmaması. Mevcut sosyal mücadelelerin artık dünyayı değiştirmeyi, yeni haklar kazanmayı, özgürlüklerin sınırlarını genişletmeyi hedeflememesi, sadece durumun daha da kötüye gitmesini engellemeye yönelik, savunma çizgisinde olması. İkincisi de çocukların anne babalarını sadece anne ve baba olarak görmeleri. Onların da genç olduğunu, müzik dinlediklerin, dans ettiklerini, aşık olduklarını, bir zamanlar bir amaç uğruna bir şeylerin peşinden gittiklerini, bu uğurlarda acı çektiklerini düşünmemeleri. Anne babalarını sanki bir yetişkin olarak doğmuş gibi görmeleri. Günay İzer; Ben de severek okudum. Yalın bir dille anlatılmış. O olayları yaşayan bir çok insan var. Biraz da olaylara felsefi boyutu ile bakmaya çalıştığımda bazı insanların hep bir şeyleri ‘değiştirmek’ adına yola çıktıklarını görüyorum. Değiştirmek bence kilit sözcük, değiştirmek, var olanı kabul etmemek. Tarih boyunca baktığımızda değiştirmeye çalışılan şeyler farklı olabilir ama hep bir değiştirme, devrim hedefi var. Ancak bu hareketlerden halk için yapıldığı halde o insanların fikri alınmadan yapılanları da başarılı olamamış. Bir de çember metaforu var. “Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın... kendin içndeyken kafan dışındaysa... çaresi yok kardeşim... her akşam böyle içip kederlenip... muksuz olacaksın”. Bu dizeler kitap kahramanı Erdinç’in ruh halini çok güzel yansıtıyor. Ben gene de bu kadar birikimli birinin hiçbir şey yapmadan inzivaya çekilmesini yanlış buluyorum. Mutlaka yapabileceği bir şeyler vardı diye düşünüyorum. Ayla Coşkun; Kitap kahramanı o dönemlerde insan yaşamında olabilecek her şeyi yaşamış. Kendi doğruları adına mücadele etmiş, sonra ülkesine döndüğünde uğruna mücadele ettiği şeylerin ne kadar değiştiğini ve ailesini ne kadar mağdur ettiğini görünce inzivaya çekilmiş . Yazar küskünlüklerin nedenlerini, iktidar hırsının nasıl bir şey olduğunu, çoğul kimlikleri çok güzel anlatmış. Ben eğitimden, siyasetten, kötü yönetilmekten şikayetçi olan herkesin bir şekilde bunları düzeltmek için aktif olmasından yanayım. Eğitimli, aydın vatanını seven insanların şikayet etmekten daha fazla yapabilecekleri şeyler var. Örneğin sivil toplum örgütleri. Serhan Atay; Ben de kitabı beğendim, kurgusu güzel, dili akıcı, hepimizi ilgilendiren, tartıştığımız, konuştuğumuz gündemimizde olan konular. Türkiye’nin çalkantılı bir dönemi, Türkiye ve Avrupa’da göç edenlerin durumu, bir dönem siyasetin içinde olan bu uğurda hayatlarını harcayan insanların günümüzdeki durumu, feminizm,Avrupa Birliği gibi konularda çok güzel bakış açıları var. Yazarın sıkça olmasa da bazı şairlerden alıntılar yapması çok hoşuma gitti. Hepsi çok yerinde durumu çok iyi özetleyen şiirlerdi. Beni en çok etkileyen de son zamanlarda birkaç kitapta daha alıntısına rastladığım Kavafis’in Kent şiirinden alınmış iki dizeydi. “Yeni bir ülke bulamazsın Başka bir deniz bulamazsın Bu şehir arkandan gelecektir” Şiirin tamamını okuduğunuzda size, kitap kahramanı Erdinç ve onun gibilerin duygularını veriyor. Reyhan Karahasan; Çok beğenerek ve duygulanarak okuduğum bir kitap oldu. Kendi gençlik dönemim, kitap kahramanının yaşamının etrafımızdaki bir çok insanın yaşamı ile benzeşmesi beni çok etkiledi. Bu olayları neredeyse birebir yaşayan insanlar oldu. Bir şeyleri değiştirmek adına yola çıkan insanların “ değiştirmek istedikleri şeylerin değişmemesi, değişmesini istemedikleri şeylerin değişmesi” sonucu uğradıkları hayal kırıklıkları, bunun sonucunda küskünlük yaşamalarını haklı buluyorum. Özellikle 1980’den sonra biz biz yapan bazı değerleri o kadar çabuk kaybettik, o kadar yozlaştık , kendi kültürümüze, dilimize o kadar yabancılaştık ki bunlar üzücü değişimler oldu. Bunun yanı sıra değişmesi, düzelmesi gereken eğitim, sağlık, özgürlükler, hukuk anlayışı gibi konularda ise hiçbir değişim yapamadık. Şimdi AB bize bunları kendi kriterlerine göre yaptırmaya çalışıyor. Arzu Alpaydın; Bu kitap bana çok şey öğretti, çok sevdim. Televizyonda da “Çemberimde Gül Oya “ dizisini çok severek izliyorum. Yaşım nedeniyle o dönemi bilmiyorum, bu nedenle bu kitabı o dönemlerde yaşamış insanlarla beraber yorumlamak çok güzel. Benim o döneme ait hayal meyal hatırladığım şey sokağa çıkma yasağı. Ama sadece bunun benim belleğimde yer etmesi bile o dönemleri anlamam için önemli bir örnek. Kitapta özellikle 300. sayfadan sonra anlatılanlar çok önemli. Erdinç’in oğlu tarafından “keşfedilmeyi bekleyen ve kendini ele veren” davranışları sonucu oğlu ile buluşması ve geçmişe, hayata dair konuşmaları etkileyiciydi. Bu durum –acaba benim de ailemle ilgili keşfetmem gereken bir şeyler var mı?- diye kendimi sorgulamama yol açtı. Firdevs Sükmenoğlu; Bana göre kitapta Sakine, Atıf ve Özlem’in ağzından verilen bilgiler çok doğruydu. O dönemleri yaşayan insanlardan bazıları Erdinç gibi kendilerini yok etti, bazıları da sisteme ayak uydurdular. Ben öncelikle demokrasinin ailede başlamasını savunuyorum. Bunu da yaşamımda ilke edindim. Ülke olarak haklar, özgürlükler ve ekonomik açılardan ileri seviyelere ulaşabilmek için önce eylem ve düşünce olarak ailemizde demokrasi kavramını irdelemek lazım. Ancak aile içinde demokrasiyi sağlayabilirsek genele yayabiliriz diye düşünüyorum. Düşündüğüm gibi de yaşamaya çalışıyorum. Ben ayrıca kitapta Avrupalı karakterlere bizim atasözlerimizin söyletilmesini yadırgadım. Örneğin; Devrim’in sevgilisi Latecia’nın “tencere dibin kara, seninki benden kara” , Erdinç’in sevgilisi Magalie ‘nin de Yunus Emre’nin “dostumun dostu dostumdur” demesi bana yazarın hatası gibi gözüktü. Kitaplarda genel kurgunun yanı sıra bu tarz şeylere de özellikle dikkat ederim ve bu tarz hatalar gözüme batar. Mualla Sipahioğlu; Bu kitap bana çok şey söyledi, çok zevk alarak okudum. Oya Baydar’ın “Sıcak Külleri Kaldı” romanındaki Ülkü karakteri ile bu kitaptaki Erdinç karekterini çok benzer buldum. Ailenin parçalanması, inzivaya çekiliş vs. Aslında bu o dönemlerde aynı şeyler için mücadele eden insanların aynı şeylere maruz kalmasından kaynaklanan bir benzerlik. Ben o dönemleri Ankara’da yaşadım, okulda zincirlerle kovalandık, komşumuzun kızı tutuklandı, kitapları sakladık, yaktık. Çok zor zamanlardı, şimdi tv.de Çemberimde Gül Oya dizisini gözyaşlarıyla izliyorum. O dönemi, insanların naifliğini o kadar güzel anlatıyor ki. O zor günlerde mücadele eden insanların çok cesaretli ve idealist insanlar olduğunu düşünüyorum. Ben kendimi o kadar kuvvetli görmüyorum, bu yüzden o insanları “çok özel insanlar” olarak nitelendiriyorum. Ufuk Pınaroğlu; Eksik Taşlar, hala güncelliğini koruyan değişmeyen ve bir türlü çözümleyemediğimiz sorunlarımız, hem de Brükselle AB ye uyum sağlama reçetelerinin tartışıldığı şu dönemde böyle giderse bu kitap güncelliğini uzun süre koruyacak gibi gözüküyor. Yazar ,Devrim’in gözüyle Türkiye’ye ve insanımıza bakış, buradan ve oradan Avrupa’ya bakış, onların bize bakışı , komplekslerimiz, yetersizliklerimiz , kız-erkek ve aile ilişkilerindeki yaklaşımlarımız ve farklılıklar hem kendi gözümüzle içimizden ve uzaktan bakış, hemde onların gözüyle biz ve onların bize bakışını çok güzel bir dille anlatmış. Önce Devrim kendini ve babasını tanımaya çalışırken Türkiye’yi ve Avrupa’yı bugün de güncel olan AB ve demokratikleşme gibi sorunları sosyal psikolojik ve siyasal açılardan çok yönlü irdeleyip yavaş yavaş, damla damla bize vererek tanıtmaya çalışırken aslında, elimizden tutup Devrim’le birlikte bize de derinlemesine bir yolculuk yaptırıyor . Devrim’le babasının kavuştuğu anda olayların akışı doruk noktasına ulaşıyor , iç ve dış sorunlarla ilgili gözlem ve öz eleştiriler yoğun ve kontrollü bir şekilde hızlanarak bizi de içine alan kaçamadığımız bir sele dönüşüyor .Baba oğluyla konuşurken, iç hesaplaşmaları sırasında, duygusal olarak tükendiği bir anda ağladığında bu sahneve psikolojik yaklaşımları bana “Nietzshe Ağladığında” romanını hatırlattı. Bu romanı , “Beyaz Dağ” ile karşılaştırdığımda Jorge Semprun’un da hemen hemen benzer konulara değindiğini gördüm. Her iki romanda da kahramanlar çeşitli eylemlere katılıyor, mücadele ediyor , sürgüne gönderiliyor , maddi ve manevi kayıplara uğrayıp acılar çekiyorlar.........Taraf tutmuyorum ama Yiğit Benerin anlatım diline ve olayları anlatırken sizi nasıl kucakladığına bakar mısınız? Bu kitabı okurken anlamak için, başka kitapları yardımcı olarak okumak ihtiyacı duyup kendinizi yetersiz ve sıkıntılı hissettiniz mi?........... Hiç sanmıyorum...... [Tabii yanlış anlaşılmasın, bir kitap okurken kitabın sizin merakınızı uyandırıp başka kitaplar okumaya teşvik edip zenginleştirmesini kastetmiyorum..Örneğin bende bu kitabı okurken , eski bir kitapçıda Erhan Bener’in bürokratlar diye Menderesin dönemleri ve bürokratları anlatan bir kitabını gördün. Hem yazarın babasını tanımak hem de önceki dönemleri de biraz öğrenerek bu romanı daha iyi anlamama yardımcı olur diyerek aldım okudum ve çok beğendim..) Eksik Taşlar, kendini ve toplumu her açıdan oldukça sağlam özeleştiri yaparak bize sunduğu için bence bu okuduğumuz 3. roman, 1. ve 2. romanları pekiştirip birleştiren mükemmel bir seçim olmuş | |
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 19 - 27 Toplam: 108 |
|
|