| |
|
Kitaplık
| Yazar : Harper Lee Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4 
| Çeviren :Pınar Öcal Yayınevi :Altın Kitaplar Toplantı Yeri :- Toplantı Tarihi :- Kitap Sahibi :- Kitaptan : Toplantı Notları Bülbülü Öldürmek ( to kill a mockinbird) • Harper Lee’nin 1957’de yazdığı ilk ve tek romandır. 1960’da yayımlanmış, 1962’de Pulitzer Ödülü almış, daha sonra sinemaya uyarlanmış ve film 1963’de Oscar ödülü almıştır. Yazar başka kitap yazmadığı gibi romanı hakkında da uzun süre “kendisi her şeyi apaçık söylüyor ” diyerek herhangi bir yorumda bulunmamıştır. • Romandaki olaylar 1930’lu yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin Alabama Eyaletine bağlı küçük bir kasabada geçmektedir. Kasaba 1800’lü yılların sonlarına doğru yaşanan Kuzey- Guney Savaşı’nın ve 1929’da yaşanan Büyük Kriz’in izlerini derinden taşımaktadır. Yazar olayların geçtiği kasabayı romana yayarak geniş bir şekilde tanıtır. İç mekanlar yoğunlukla kullanılmış, dış mekanlara da büyük ölçüde yer verilmiştir. Mekan tanıtımında tasvirlere büyük ölçüde yer verilmiştir. ( Bu durum romanı klasik bir edebi haline getiren ögelerden biridir.) • Roman 8 yaşında bir çocuğun gözünden anlatılmaktadır. Ersin’in deyişiyle romanı okurken bir kez bile aslında yetişkin biri tarafından bir çocuğun gözünden yazılmış hissi uyandırmamaktadır. Bu da romanı gerçek bir edebi eser yapan ögelerden biridir. • Romanın kısaca özeti: Yazar birinci bölümde; kendi ailesini nereden geldiklerini ve genel özelliklerini anlatır. Kasabayı, komşuları ve komşularının en esrarengizi olan Radley ailesini tanıtır. Radley’lerin Arthur adındaki çocuklarını işlediği küçük bir suçtan dolayı evde hapsetmeleri,kendilerinin de gerekmedikçe evden çıkmamaları ve evlerinin kapısının sürekli kapalı oluşu onları kasabalıların, özellikle de çocukların gözünde bir hayalete çevirir. İkinci bölümden itibaren kasabanın sosyal yaşayışı siyasal durumu işlenir. Dördüncü bölümde yazar kasabada yaşayan halkın gelenek görenekleriyle çeşitli ata sözlerini de katarak anlatır. Yazar yani kahraman olayda tek kahraman değildir. Olayda ön plana çıkanlar yazarın kendisi, kendisinden 4 yaş büyük olan kardeşi Jem, felsefi görüşlerini söylettiği babası Atticon ve çocukluk aşkı Dill’dir. Bu ana kahramanların dışında romanda 100’e yakın karakter vardır. Amerika iç savaşından (kuzey-güney) kasabada olan değişiklikler toplumsal yaşam, olup bitenler çıplak bir gözle işlenir. Scout olayları çocukluğunda yaşadığı için her şeyi çocukça bir dünyada anlatır. Çocukların oyun dünyasını, zevklerini, merakını, çocuk psikolojisini, buluğ çağına giren çocukların göstermiş olduğu ruhsal değişiklikleri, yalnız kalma isteklerini olaya yayarak ve de derin tasvirlerle destekleyerek açıklamaktadır. Yazar Maycomb kasabasındaki gelenek görenek, siyasal yapı, sosyal yapı, dinsel yapı ve benzeri bütün davranışları olaylarla anlatır. Örneğin kasabadaki dayanışma duygusunu şu şekilde bir cümleyle açıklar: “yangın Bayan Maundlie’nin evini sessizce yiyip bitirirken sokak insan ve arabalarla dolmaktadır.” Yazar kasabadaki yaşantıyı özellikle zencilere karşı yapılan ayrımcılığı ve horlanmayı, babasının zencilerin avukatlığını yaparken kasabalı beyazlar tarafından pis zenci dostu biri olarak sıfatlandırılmasını aktarır. Kasabadaki zencilerin yaşadıkları mahalle ve kiliseleri ayrıdır. Çocuk gözüyle olaya yaklaşan kahraman bunu pek yadırgamakta,ve neden böyle olduğunu babasına ve amcasına sorarak, bu sorularla cevabını bulmaya çalışmaktadır. Yine malik hanelerde çalışan kölelerin oluşu o yıllardaki güney Amerika’daki siyasal yapıyı göstermek için bariz bir örnektir. Burada kitabı okurken “Rüzgar Gibi Geçti” ’yi de anımsamak mümkün. Yazar kendi fikirlerini, felsefi görüşünü romanın genelinde Atticon’a söyletmektedir. Örneğin: Atticon bir gün Jem’e şöyle der; “arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar, yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.” Yazar romanda özgürlüğü çeşitli sembollerle ifade eder. Kimi zaman yaşlı bir bayanın ölümünü özgürlüğe giden yol, kimi zaman zencilerin esaretten kurtuluşunu, kimi zamanda morfinman bir bayanın bu alışkanlıktan kurtulmak pahasına çektiği acıları anlatarak sembolleştirir. Bu sembolleştirmeler de kitabı unutulmaz edebi eserlerden biri yapar. Yazar cesareti:" Cesaretin eli tabancalı bir adam olduğunu sanmanı istemem. Mertlik baştan bitik olduğunu bilip de çabalamak, olacakları göğüsleyebilmektir. Binde bir kazanırsın ama kazandığın da olur. Bayan Dobuse’de kazandı". felsefi ve veciz sözlerle ifade etmektedir. ( Bunlar da Firdevs ve Ersin’in ısrarla bu edebi bir romandır sözlerini doğrulayan öglelerdir). Yine 12 nci bölümde; Dil’e olan yakınlığını ve çocukluk aşkını anlatmaktadır. Bu aşk alışkanlık ve özlemden ibarettir. Aynı bölümde kasabada çalışan işçilerin yaptıkları grevleri, taşralıların yoksulluğunu olaylarla göstererek anlatır. Kasabadaki insanların çoğunun birbirine benzemesi dışardan evlenmenin olmayışına ya da çok nadir oluşuna bağlar. Romanın sonunda Radley’lerin evde kapalı tutulan çocuğu ortaya çıkar. Hem de çocukların tüm önyargılarını yıkarak ve hiç umulmayan bir anda. Romanın sonlarında anlatılan ilginç bir olayda Amerika’yla Almanya’nın mukayesesidir. Romana göre Amerika daha özgürlüklerle yaşayan baskıdan uzak bir ülkedir. Hukuk sistemi herkese eşittir ama fiili olarak zencilere ayrım yapılmaktadır. Almanya’da ise baskılar ve Yahudi’lere yapılan zulümler vardır. Özetle şöyle diyebiliriz: Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasındaki hayatı, gelenek görenekleri, ekonomik durumu, siyasal yapıyı, dinsel yapıyı,1900’lü yılların başlarındaki durumu çocuk gözüyle ve çocukluk dünyasını da katarak anlatmaktadır. Romana adını veren bülbül aslında bir metafordur.Noelde babaları çocuklara birer tüfek hediye ederken tenekelere ateş edebileceklerini ama eğer tüfeklerini kuşlara çevirirlerse , bülbülleri öldürmenin günah olduğunu, çünkü onların insanlar için şarkı söyleyen çok masum yaratıklardan başka bir şey olmadıklarını söyler. Bütün kitap boyunca bülbülü öldürmek, bir ana tema gibi suçsuzların haksızca zarar gördüğü yerlerde ortaya çıkar; tecavüzle suçlanan zenci Tom, babası tarafından psikopat yapılan Boo, ailesi tarafından istenmeyen Dill örneklerinde olduğu gibi. Bu örneklere Ersin, babaları suçsuz bir zenciyi savunduğu için Ewell tarafından öldürülmek istenen Jem ve Scout’u da eklemiş ve tüm grubun onayını almıştır. Daha sonra Ece hanım Mayella’yı da bu örneklere ekleyerek kitaba fevkalade ve değişik bir bakış açısı getirmiştir. Türkan’da kitabın iyimser bir kitap olduğunu söylemiştir. Atticus’un suçsuz yere yargılanan zenciyi kurtarma çabaları boşa çıkmıştır ama bir adım atılmıştır. Bülbülü Öldürmek tüm grubun severek okuduğu, etkilendiği, tartıştığı bir edebi eserdir. |
|
| Yazar : Jerome David Salinger Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4  | Çeviren :Çoşkun Yerli Yayınevi :Yapı Kredi Yayınları Toplantı Yeri :- Toplantı Tarihi :- Kitap Sahibi :- Kitaptan : Toplantı Notları Günay İzer; Kitaba ilk başladığımda bir gençlik romanı olduğunu düşündüm. Kitap sahibi olmanın verdiği bir duyguyla acaba çok mu geçlere yönelik bir kitap seçtim dedim. Kitabı okudukça ve eğitimci gözüyle de bakınca çok hoşuma gitti. O yaşlardaki çocukların sıkıntılarını çok güzel yansıtmış. Kitabı çok beğenerek okudum, öğrencilerime de tavsiye edeceğim. Çok asi ve umursamaz gibi gözüken Holden’in sınav kağıdına öğretmeni onu sınıfta bıraktığı için üzülmesin diye yazdığı nottan onun aslında ne kadar hassas ve anlaşılamamış bir çocuk olduğunu anlıyoruz (s.17). Öğretmenine “Bakın efendim ,siz benim için üzülmeyin, yalnızca bir dönemden geçiyorum. Herkes böyle dönemlerden geçer değil mi? s19 ” diyerek kendisini hiç anlayamamış olan öğretmenini teselli ediyor. Yazarın olgun insan tanımlaması da beni çok etkileyen üzerini çizdiğim bir tanımlama oldu. “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir” s.178. Ufuk Pınazoğlu; Kitapta anlatılanlar, çocukların birbirleriyle arkadaşlıkları bizim toplumumaxuza göre dah yapay geldi bana. Kitap kahramanı Holden’in çok derin düşünen bir çocuk olduğunu gördüm, her düşündüğünü aktarmıyor, az konuşuyor ama çok dolu düşünüyor. Bu hali yıllar evvel izlediğim, Zuhal Olcay- Haluk Bilginer’in oynadığı “ Dolu Düşün Boş Konuş” adlı tiyatro oyununu anımsattı bana. Kitabın adını ilk duyduğumda tarlalarla çalıştırılan küçük yaştaki çocuklardan bahseden bir konusu olduğunu düşünmüştüm, ama kitabı okudukça isminin bin çocuk şarkısından alındığını öğrendim “rastlarsa birine biri, çavdarlar arasında ” diye nakaratı olan bir şarkıdan. “Ben ‘yakalarsa birini biri’ sanıyordum dedim. Her neyse,hep büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta- yetişkin hiç kimse yani_ benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum, nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken ben bir yerlerden çıkıyor onları yakalıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayın bir olmak isterdim. Çılgın bir şey bu biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim” s.16 Holden yetişkinlerin olmadığı bir dünyada özgürce yaşayan çocukları düşlüyor ve onların kurtarıcısı olmayı. Bence kitabın özeti bu ve bu isim kitaba çok yakışmış. Ece Artun; Ben de kitabı çok beğendim. Holden’in çok naif ve derin bir çocuk olduğunu düşünüyorum. Aslında sadece huzur arıyor ve asla bulamayacaına inanıyor. S:192’deki müzedeki mezar odasında yalnız kaldığındaki düşünceleri beni etkiledi. “ ......... sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yoktu. Var sanıyordunuz, ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada bir gizlice gelip, burnunuzun dibinde,’Seni...’ diye yazıveriyordu. Sarınım öldüğüm zaman bile, beni bir mezara tıktıklarında başıma diktikleri taşın üstündeki “ Holden Caulfield” ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında, “Seni...” yazılmış olacaktır. Biliyorum bunu, gerçekten” .^ Tıpkı “Şeker Portakalı” kitabı gibi ilk bakışta çocuk kitabı gibi gözükmesine rağmen aslında yetişkinlere hitap eden, yetişkinlerin dünyasını çocuk gözüyle sorgulayan bir kitaptı. Arzu Alpaydın; Bana bu kitap çocukluğumda okuduğum “Çocuk Kalbi” kitabını anımsattı. Olaylara çok naif ve temiz bir bakış açısıyla bakan bir çocuğun gözünden yazılmış. Kitabı okuduktan sonra ‘ galiba çocukları önemsemiyoruz, ama onlar yeri gelince bunu çok güzel yüzümüze vuruyorlar’ diya düşündüm. Ayla Coşkun; Bu kitap bana kendi yaşıtlarının üzerinde bir zekaya sahip olan, onların çok üzerinde düşünebilen, sorgulayabilen çocukların aslında ne kadar mutsuz olduğunu, öyle bir çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu tekrar bana hatırlattığı için beni derinden etkiledi. Entelektüellerle dalga geçiyor, s...142 ‘deki “Bu entelektüel dedikleri herifler, her şey denetimleri altında değilse, entelektüel bir konuşmadan hiç hoşlanmıyorlar. Onlar sustular mı, sizin de susmanızı istiyorlar.” . Dini sorguluyor, mezarlık ziyaretlerini sahte buluyor (s.149 ). Hiç bir şeyi kendine verildiği gibi almıyor, her şeyi sorgulayıp zekice eleştirilerde bulunuyor. Bu da onu mutsuz ve ayrık bir çocuk yapıyor. Sonunda da bu yükü kaldıramayarak psikiyatrik tedavi görüyor. Tedavi sırasında doktorunun ‘ okul açıldığında kendini derslere verebilecek misin?’ sorusuna verdiği cevap çok çarpıcı. “Yani, bir şeyi yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki?. Yanıtı belli bunun; bilemezsiniz. Yemin ediyorum, çok salakça bir soru bu” Firdevs Sükmenyıldız: Yazar sanki hiç yorum katmadan, 16 yaşındaki çocuk-genç Holden’in başından geçenleri, çok doğal ve abartısız bir şekilde anlatmış. Tüm kurgu boyunca çok güzel betimlemeler var. (s:117) Müzedeki salonun rutubet kokmasını çok güzel anlatıyor. “Yağmur kokusu gibi” diye. (s:118–119) Müze tasviri. Beni en çok etkileyen bölümlerden biri. Gülümseyerek okudum. Sanki anlattığı her şeyi gördüm. Ve özellikle Müzelerde hiç bir şeyin değişmediğini anlatarak “değişen tek şey siz olurdunuz” demesi ve bunu anlatış şekli beni çok etkiledi. Kitabı okumaya başladıktan bir müddet sonra ilk aklıma gelen Haluk Bilginer ve Zuhal Olcay’ın oyunu “Dolu Düşün Boş Konuş” oldu. Holden çok dolu düşünüyor ve erişkin gibi aktarıyor. (s:87) … böyle, tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan “Tanıştığımıza memnun oldum,” demek beni öldürüyor. Ama, hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız. Yaptığı birçok olayda değişik şeyler düşünüyor. Erişkinlerle veya yaşıtlarıyla, kendi deyimiyle “kafa buluyor ve zırvalıyor” ama, aslında karşı tarafın duymak istediği şeyleri söylüyor. (s:58–59) Trende karşılaştığı Ernie’nin annesi, Bayan Morrow’la sohbeti, gibi. (Çocuklar küçük yaşlarda yalındır, içlerinden geldiği gibi hareket ederler. Büyüdükçe öğrenirler. Birçok kereler karşı tarafa -bazen kırmamak, bazen utandırmamak, bazen de kendi çıkarları için- duymak istediklerini söylerler). Holden’de sık sık bunu yapıyor. Ben Holden karakterini sevdim. Henüz 16 yaşında ama çok duyarlı ve insancıl. Özellikle kardeşi Allie’nin ölümünden sonra onun beysbol eldivenini hep yanında taşıması, onun ne kadar duygusal olduğunu gösteriyor. Tüm kurgu boyunca eleştirdiğim ve hoşlanmadığım tek nokta sigara ve alkol. Ama gerçekleri göz önüne alırsak maalesef bu gençler arasında çok yaygın. (s:64–65) Erişkinler arasında olan cinsel fantezilere bakış açısı –hem hoşlanıp hem de iğrenç bulması- beni gülümsetti. Holden kendisinden çok daha küçük olan çocukları birey yerine koyuyor ve onlara saygı gösteriyor. (s:119 ikinci paragraf) Oyun parkındaki çocuklar….(s:199) “Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa, bırakın yakalasınlar, bir şey söylemeyeceksiniz. Düşerlerse düşsünler. Onlara bir şey demeniz bundan daha kötüdür.” Genelde biz erişkinler çoğu zaman bunu yapamıyoruz. Yani çocuklarımızı kaç yaşında olurlarsa olsunlar, sürekli uyarıyoruz. Hata yapmalarına izin vermiyoruz. Hatta daha da kötüsü neden? ve niçin? ini açıklamadan ‘olmaz-hayır’ diyebiliyoruz. Holden ne kadar kötü görünmeye çalışırsa çalışsın, iyi niyetli ve insancıl (s:107) Bavul olayı, (s:108) bağış ve kahvaltı, (s:112) rahibeler ve teyze karşılaştırması, (s:117) paten sıkıştırma ve teşekkür. Devamlı bir şeyler yapmayı düşünüyor ve bunu gerek iç sesiyle gerek konuşma eylemiyle dile getiriyor. Ama ardından hemen nedenler üretip vazgeçiyor. Örneğin: Kız arkadaşı Jane’i aramak gibi. Buda özgüveninin olmadığını gösteriyor. Ve kitap “Bir şeyi yapmadan önce, ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki.” (s:201) diye bitiyor, beni çok çok düşündürerek. Serhan Atay Gönülçelen zaten okumak istediğim ve listemde olan bir kitaptı. Beni hem çok etkiledi, hem de çok yaraladı. Biz yetişkinlerin dünyasını sorgulama gereğini duydum. Holden kurallarını yetişkinlerin kurduğu bir dünyaya ayak uydurmak zorunda olmanın sancıları, uyumsuzluk, karşı cinsi tam olarak anlayamama, ne istediğini bilememe, ölen kardeşin acısı, anne ve babayla tam iletişim kuramama gibi ergenlik sorunları olan bir çocuk. Çok zeki ve duyarlı bir çocuk olmasına rağmen/ belki de bunun için; katı disiplin anlayışı ile yönetilen, yaratıcılığı ve kişisel yetenekleri görmezden gelen eğitim sistemine uyum sağlayamıyor. Kardeşlerine duyduğu özlem, ölen kardeşinin anıları, kız kardeşine olan sevgisi onun ne kadar duyarlı ve bir o kadar da acılı bir çocuk olduğunu bize gösteriyor. Kız kardeşi de onun peşinden gelmek istediği için evi terk etmekten vazgeçiyor. Genel olarak duyarlı, zeki ama üretim ilişkilerinin şekillendirdiği bir yetişkinler dünyasına uyum sağlayamamış, ölen kardeşinin acısını derinden hisseden, kız kardeşine büyük bir sevgi besleyen bir çocuk. Gittiği okullardan atılması, evi terk etmek istemesi, kızlarla diğerleri gibi ilişkiler kuramamasının altında hep bu sisteme uyum sağlamama dürtüsü var. Bunu en çok evi terk edip güneye gidip orada sağır dilsiz taklidi yapmak istemesinden anlıyorum. Kendi gibi birini bulmak onunla evlenmek istiyor. Burada metafor var. Herkesi terk edip, kendini anlamayan bir dünyaya kulaklarını tıkama ve bir şey söylememe. Kendini ancak bu şekilde koruyabileceğini düşünüyor. Hatta çocuklarını da ancak böyle koruyabileceğini şu cümlede s.188’de “Eğer çocuklarımız olursa, onları bir yerlere saklardık. Onlara bir sürü kitap alırdık, okuma- yazmayı biz öğretirdik” derken en azından doğacak çocuklarını bu sistemden kurtarmak istediğini anlıyoruz. Bir de tüm ebeveynlerin kulağına küpe olması gereken şu sözü var ki biz de bunu tartışmalıyız diye düşünüyorum “ Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa, bırakın yakalasınlar, bir şey söylemeyeceksiniz. Düşerlerse düşsünler. Onlara bir şey demeniz bundan daha kötüdür” |
|
| Yazar : Nazlı Eray Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4  | Çeviren :- Yayınevi :Merkez Kitapçılık Toplantı Yeri :- Toplantı Tarihi : Kitap Sahibi :- Kitaptan : Toplantı Notları Çok sevdiğim eserlerini her zaman büyük bir zevkle okuduğum Nazlı Eray, Evita’nın sıfır noktasından zirveye varan hayat öyküsünü anlatırken “Hayatı sorguluyor.; -Hayata nasıl bakıyoruz, algılarımız, bakış açımız, duyumsayışlarımız, yaratıcılığımızı nasıl kullandığımız ve kullanmadığımızı gözden geçirmemizi sağlıyor bir bakıma sanki. -Diğer kitaplardaki fantastik kullanımını, bu kitapta biyografik gerçekçiliğe kaydırıyor. -“İyiki varsınız Albay !” cümlesi ile ilahlaşan bir yaşamın anlatışı ile bakmak, görmek, başkasının gözü ile görmek, yeniden yaratmak baskın ögeler oluyor.”Hayat bir ekrandır” diyerek hayatla yüzleşmeye yönlendiriyor.Hayatın ruhla beyin arasında bir sentez olduğunu, bunu nasıl kullanmamız gerektiğine kapılar açıyor, seçimin acı da olabilir, mutlu da olabilirsin ama yaşadığını farkedersin diyor. -Koreli doktorun kök hücre ile Ali beyi yeniden yaratması, yaratıcılığımıza bakmamızı bilirsek yeniden yaratılacağımızı söylüyor ama iki ucunu da açık bırakıyor. Yeni yaşamda mutlu da olursun, eski hayatını özleyebilirsin de diyor. -Geçmişini sorgulayan, yaşamadıklarına esef eden Ali bey, -Geçmişini bilmeyen, yarınını soran Ali bey, -Geçmişi sorgulamak – geçmişe özlem, -Bana göre karakterler Ali beyler ve kör kadın, -Yazar, kör kadın ve Evita’nın yaşamını anlatırken kadın gücünü de ortaya koyuyor, -Retina cafe hayata bir başka göz ile bakmanın en güzel örneği, -Korku, ileri yaşlarda hayatı fark edenler için, -Ruhun bedene baskısı (ağır gelen kanatlar) -İkilemler-Bunalımlar (iki kat arasında sıkışıp kalmak), -Yazar,kitabını yazarken çantası çalınıyor, bulamadığı için tekrar yazıyor,Doktor Ara’nın defteri ise bulunamıyor... |
|
| Yazar : Ivan Goncarov Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 4  | Çeviren :Sabahattin Eyiboğlu Yayınevi :İş Bankası Yayınları Toplantı Yeri :- Toplantı Tarihi :- Kitap Sahibi :- Kitaptan : Toplantı Notları Bu kitapta önemli olan Oblomov değil Oblomovluk’tur. Firdevs; ( Thyke 4 ) Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” kitabında Oblomovluk kavramına çok sık rastladığım için uzun süredir okumak istediğim bir kitaptı. Eski bir filmi seyreder gibi gözümde canlandırarak çok rahat okudum. • Bence Oblomov’a tembel diyemeyiz, daha çok anti sosyal biri. • Rusya’da feodal sistemde yaşayan bir asilzadenin ve onun etrafındaki diğer karakterlerin psikolojisini çok iyi yansıtmış. • Oblomov’un kaderciliği bana Nietsczhe’nin “kaderini sev” sözünü anımsattı. • Oblomov’un Olga ile aşkı beni etkileyen bölümlerden biriydi, birbirlerini sevdiler ama bu Oblomov’u Oblomovluk’tan kurtarmaya yetmedi. • Sholtz’un çok maddeci olduğunu düşünüyorum, Oblomov ile dostlukları bana itici geldi. Bana göre rus halkını en iyi Olga temsil ediyor. • Yazar doğu/ batı, iyi / kötü, feodal sistem / kapitalist sistem karşılaştırmaları yapıyor. Ayla; ( Thyke 4 ) • Kitapta doğu / batı, feodalite/ kapitalizm, gelişmiş / gelişmemiş ülkeler arasındaki insan yaşamlarının farkını görüyorsunuz. Batı ülkeleri devrimlerini tamamlamış, madenlerini işlemeye başlamış ve sanayileşmiş. Doğu’da (Rusya) ise 1917 devrimi geç kalınmış ve tarım devrimiydi, sanayi devrimi değildi. Bayraklarında da orak ve çekiç vardı, bir makine dişlisi değil. • Bu durum doğu ve batı halklarının yaşam kültürlerine de yansıyor. Oblomov bir toprak sahibi olarak, hiç bir gelişmeyi takip etmeyerek, topraklarında çalışan kölelerinin ona sunduklarıyla yetiniyor, tarımda dahi olsa hiçbir gelişmeye açık değil ve kendine göre batı sayılabilecek Petersburg’a yerleşmiş. Orada ki yaşama da ayak uyduramamış, yozlaşma, rüşvet vs. gibi şeyler devlet dairesindeki işini de bırakmasına sebep olmuş. • Oblomov eğitimli fakat, öğrendiklerini yaşamında kullanmıyor, yeniliklere de açık değil. • Karısında ise huzuru buluyor, onu da olduğu gibi kabul ediyor,hayatı boyunca yaptığı gibi . • Sholtz ve Olga evliliğini romantik ve gerçek buluyorum, birbirlerini geliştiriyorlar. Neşe: ( Thyke 4 ) Kitabı henüz bitiremedim ama Oblomovluk denen kavramın her yerde olduğunu düşünüyorum. Rusya’nın o yılları tıpkı Osmanlı’nın son dönemleri gibi. Etrafımızdaki insanları biraz da bizler Oblomov haline getiriyoruz. Ufuk; ( Thyke 4 ) Kitabı bitirdiğimde aklıma “ ben oynamıyorum, buyur sen oyna” cümlesi geldi. • Oblomov’un bu tembelliği, boşvermişliği, kaderciliğinin altında doğu felsefesine göre yetişmiş olması, iklim ve hayatını kazanmak zorunda olmayışı oluduğunu düşünüyorum. • Gene aynı koşullardan dolayı temiz bir kalbi var ve hırs, dedikodu, rüşvet, yalan vs. gibi şeylerden uzak. s.209:”Her duydukları şey üzerine fikir yürütürler ama aslında hiçbirşeyle candan ilgilendikleri yoktur. Ha böyle gürültü patırtı etmişler, ha uyumuşlar hepsi bir (kendi uyumasına gönderme yapıyor). Konuştukları şeyler kiralanmış elbiseler gibi, kendi malları değildir. Yapacak işleri olmadığı için güçlerini öteye beriye harcarlar. her şeye sarılan ilgileri, ruhlarının boşluğunu ve sevgi yoksulluklarını kapayan bir örtüdür” Günay; ( Thyke 4 ) Okunması rahat bir kitaptı, birfilm gibi aktı. Kitabı okurken de tesadüfen gece yarısı CNBC-E ‘de filmini izledim. Kitabı duygusal, psikolojik ve felsefi buldum. • S.19 Gurur hayatın tuzudur. • S.264 Bundan başka Sholtz düşünmüştü ki Oblomov’un uykulu hayatına zeki, sevimli ,canlı ve biraz alaycı bir kız sokmakla karanlık birodaya bir lamba koymuş, içini aydınlatmış, ısıtmış, canlandırmış olacaktı. Halbuki Oblomov’un hayatına bir lamba değil, bir havai fişek sokmuştu. • Oblomovluk günlük hayatımıza girmiş bir olgudur. Ece; ( Thyke 4 ) Kitabı beğenerek okudum. • Bence Oblomov kendi kaderini kabul eden, sakin yaşayan ve yaşama seyirci olan biri. • O kadar ürkek ve gevşek büyütülmüş ki, dertlere, değişimlere karşı dayanıksız. • Kendine özgü bir yaşamı var, s;556 zamanla buçeşit üzüntüler ve azaplar pek seyrekleşti ve yavaş yavaş kendi hayatının, bu düz ve geniş tabutun içine yattı, tıpkı kendi mezarını hazırlayan iski keşişler gibi...... hayatın rüzgarları dünyanın en küçük köşelerine kadar girmeseydi, burada hayatın hiçbir yıkıcı değişikliği olmadığı söylenebilirdi. Fakat malesef dağların temelini ve geniş gökleri sarsan bir yıldırım sesi, daha az gümbürtüyle, daha az şiddetli olmakla beraber bir farenin deliğinden de duyulur. Serhan; ( Thyke 4 ) Ben Oblomov’u okurken Leman dergisindeki Bezgin Bekir karekterini anımsadım, çizerinin ondan esinlendiğini düşünüyorum. Bezgin Bekir’de onun gibi uyuşuk, onun hırkasıyla özdeşleşmesi gibi koltuğuyla özdeşleşmiş biri, ama durup durup öyle bir bilgece laf ediyor ki şaşıyorsunuz. • Oblomov hayatında yapması gereken her şey için “inşallah, belki, herhalde, yarın yaparım, daha vakit var” diye düşünüyor. • Masal geleneğinden geliyor. Her şey yavaş akıyor, kötüler olsa bile sonu iyi bitiyor. Çocukluğunda hareketleri hep kısıtlanıyor, büyükler her şeyi erteliyorlar, onu Sholtz’un ailesi gibi yönlendirmiyorlar. • Köydeki çiftlik evinin balkonunun yıkılması anlatılarak metafor yapılmış. Bakım ve tamir isteyen balkon için tamir planları sürekli ertelenir ve bir gün balkon yıkılır. S:148 “Sen niye bana hatırlatmadın?, sen niçin gereken emirleri vermedin? , ya sen niçin tamir etmedin?. Herkes bir gün evvel balkonun bu kadar zaman nasıl dayandığına hayret ederken, bugün nasıl olup da çöktüğüne şaşıyordu. Bu cümleler bana Osmanlı İmp.’nun yıkılması sürecini hatırlattı. Aslında Oblomov’un da neden her şeyi ertelediğinin, başkalarından beklediğinin, bazı şeyleri bilse bile harekete geçememesinin özeti. • Oblomov hayata seyirci kalmayı tercih etmiş, yüzyıllardar öyle bir gelenekten geliyor ama çocuğunun farklı bir anlayışı temsil eden Olga ve Sholtz tarafından yetiştirilmesi artık bu kaderin değişeceğinin sinyallerini veriyor. Burada da yazar rus halkının da yazgısının değişeceğini anlatmaya çalışmış ve nitekim bir süre sonra da devrim olmuş. • Türk toplumu olarak bizler de Oblomov’a daha yakınız ve çocuk yetiştirme biçimimiz biraz Oblomov’lar yaratıyor. • Hayat bir şiirdir, onu insanlar mahvediyor. Yasemin Dora; ( Thyke 3 ) İlya İlyiç (Oblomov): Baş karakter; tembelliği ile nam salan Rus aristokrat. (Ancak ona salt tembel deyip işin içinden sıyrılmak sanırım en kolayı.) Bilinçli olarak pasifliği seçmiş aydın. Tutunamayan. Oğuz Atay’ın dayağı. Oblomovluğun çıkış noktası. Stoltz: Oblomov’un en yakın arkadaşı. Yarı Alman yarı Rus. Avrupa’nın dinamizmini simgeleyen karakter. Olga: Oblomov’u bilinçli uykusundan hayata döndürebilecek tek kişi. Oblomov’un aşkı. Zahar: Oblomov’un tembel uşağı. Oblomov çiftlik sahibi köklü bir ailenin tek oğlu olarak el bebek gül bebek büyütülmüş, çok iyi eğitim almıştır. Petersburg’da küçük bir memur olarak işe başlamış ancak kısa zaman zarfında işinden ayrılmıştır. Ailesi de vefat edince çiftliği kahyasına bırakmış ordan gelen ve her yıl gittikçe de azalan gelirle yatağından kalkmadan geçinmektedir. Tek dostu çocukluğu beraber geçmiş Stoltz’dur. Ancak o da sıksık iş gezisine çıkar. Stoltz yokluğunda Oblomov’a göz kulak olması için Olga ile tanıştırır. Oblomov okuyan Thyke üyeleri tarafından Rus klasiği olamasına rağmen oldukça akıcı dille yazıldığı düşünülmüş, çevirisi de çok başarılı bulunmuş bir kitap. Okurda Oblomov’u kolundan tutup sarsma ihtiyacı hissettirmiş, belki de her insan gibi (yada yazara göre sadece doğulular gibi) “bu duyguyu ben de yaşamıştım” dedirtmiştir. |
|
| Yazar : Aziz Nesin Çeviri: ---- Thyke Küme: Thyke - 3 
| Yayınevi : Alkım YayınlarıKitap Sahibi : Tuğba BayburtluoğluToplantı Tarihi : Ocak 2008Toplantı Yeri : Bayburtluoğlu Palas Kitaptan : Toplantı Notları: | Isbu yazı 13 Ocak 2008’de bizim evde yaptığımız Aziz Nesin – Bir Sürgünün Anıları kitabının Thyke 3 toplantı notlarıdır. Yani inşallah!! Okumayla haşır neşir bir insan olmak yazıyla da insanın arasının iyi olacağıını akla getirir değil mi? Heyhat.. Gerçekler öyle değil. Ya da şimdi abartmayayım en azından benim için öyle değil. Bugünün tarihi 5 Şubat sanırım ve ben toplantı gününden beri yaza yaza aşağıdaki girişi yazdım: “Bu kadar sene Thyke’nin bir parçası olarak okumamız için kaç kitap seçtiğimi hatırlamıyorum. Toplam kaç kitap okuduğumuzu da. Emin olduğum tek nokta şu: Hiç Aziz Nesin okumadık. Ocak 2008 kitabının yazarını bu “okumamışlık” belirledi. Hepimizin bir şekilde yazarın bir mizah kitabını okumuş olabileceğini düşündüm ve bir anı kitabını seçmeyi tercih ettim: Bir Sürgünün Anıları.” Guzel mi? Bence eh idare eder. Esasinda fazla resmi. Ki bu baslangici kafamda evirip cevirip yazmak icin bakalim sayalim kac gun ugrasmisim : 23 gun. Eh aferin bana…. Thyke benim hayatima bu kadar renk katarken ben neden bu kadar resmi bir baslangic yapiyorum? Simdi daha “serbest” bisi deneyeyim: “15 senedir Thyke’de 100-200 küsür kitap okuduk; bi o kadar da kitap tartıştık; bi Aziz Nesin şeettiremedik ona yanarım derkene: “leyn ben niye ortaya şöyle karışık bir Azizname attırıver miyorum ki” dedim ve bu kitabı seçmeye kanaat ettim, ii mi? Üstüne üstelik bu kadar kitap kurdu üye içersinde Aziz babanın herhangi bir kitabını okumayan varsa, aramızda bi hain var demektir… Tabii bana göre…” Bu nasil? Cok daha serbest degil mi? Ama benim degil. Biricik dostuma ait. Cihangir efendiye… Esasinda bu kitabin secilmesinde tam da boyle bir ciddilikle sululuk arasinda gidip gelme vardi. Bir mizah yazarina ait ciddi bir kitap. Demek ki bu yaziya iki giris yapmak o kadar da mantiksiz degilmis. Kitabi secip okumak ve hatta yani sira Aziz Nesin’in cok sevdigim zamaninda agiz dolusu gulup Cihangir’le ilk tanistigimiz gun bile kelami gecen Simdiki Cocuklar Harika’yi okumak uzun surmedi. Hatta bir de Toros Canavari’na goz attim. Uc kitap hakkinda da farkli goruslerim var ama ilk akla gelen ortak yonleri kolay hatta su gibi okunuyor olmalari. Esas kitabimiz Bir Surgunun Anilari’ndan daha fazla bahsetmek gerekirse Aziz Nesin’in 1940’larin sonlarinda mahkum edildigi Bursa surgununun anilarindan olusuyor. Istanbul’da yasayan bir insanin Bursa’ya surgun edilmesi simdi insana komik geliyor degil mi? Bursa neresi ki surda en fazla 2 saat. Insan Istanbul icinde bile bi yerden bi yere ulasirken daha fazla vakit harcayabiliyor. Ama iste olay 1940larda oyle degilmis. Dagitmayayim, Aziz Nesin Bursa’ya surgun ediliyor ve bir sure orada yasamak zorunda birakiliyor. Burada yasadiklarini not aldigini, bir cesit gunluk tuttugunu tahmin ediyorum. Kitabi yayinlarken (bir kac 10 yil sonra sanirim) o acili gunlerin uzerine mizah serpistiriyor, ironi dokuyor ve yaziyor. Onsozune de “Aci gunlerdi fakat simdi gulerek hatirliyorum.” diye yazip bastiriyor. Seneler seneler sonra kitabin tekrar basiminda yeni bir onsoz yazarak “Ne sacma yazmisim, cok cok kara gunlerdir ve o gunleri kotu hatirliyorum, gulerek degil.” diyor. Yazarin kendisi aciyla mizah arasinda gidip gelen bir salincaga kurulup yazmisken bu satirlari okurken ben de farkli hissemiyordum. Toplantida bir cok kisi de ayni seyi soyledi. Hatta Burcin asagi yukari soyle bi cumle kurdu: “Gulumseten ama bi taraftan da aci aci yutkunduran bir kitap.” Bizde cogu zaman oldugu gibi “Him him!!” diyerek basimizi sallayip onayladik kendisini.. Toplantida bire bir aldigim notlara bakiyorum da cogumuz kitabin edebi bir dille yazilmamis oldugunu ama zaten bunu beklemedigimizi, rahat okundugunu, eski tatlarin canlanmis oldugunu ve zamaninda hayatin ne kadar da farkli oldugunu dusunmusuz ve soylemisiz. Ozellikle de o zamanla bu zamanin farkliligi uzerinde durduk. Eh kitap “80’lerde ne kadar gariptik, o vatkalarla filan kih kih kih koh.” tarzinda son donemde fazlasiyla geyigini cevirdigimiz zamanlardan cok cok oncesinden bahsediyordu. Telefonun hak getirip mektupla haberlesildigi, ispiyonun ve fislenme kaygisinin kol gezdigi, simdi iki saatlik bir yolun surgun gidilecek kadar uzak oldugu zamanlar. Ozellikle de surgunden bahsettik. Artik varolmayan bir kavram sanirim degil mi? En azından yurt icinde. Kitabin sonlarindaki mektuplarda neden bahsettiginden kime yazdigindan konusurken Devrim bir aciklama icin “Iste kardesine mail atmis karima para gonderin diye” dedi. O zamanlarda mektuplasmak ile simdiki haberlesmenin zaman boyutu arasindaki ucurumdan dogan komikligiyle bu kelam toplantinin esprisi oldu bence. Kisacasi guzel bir kitabi okumus, guzel bir toplanti yapmis olduk. Aziz Nesin’i hatirlamak, okumak, bahsetmek bana iyi geldi. Sonrasinda toplanti notu yazmak beni gerip uzun girislerle bu yaziya baslamama sebep olsa da son o kadar uzun olmayacak. Hatta bitti bile. Bakalim gelecekte toplanti notu yazmak icin neler cekecegim yarabbim!!? | |
|
Devamını oku...
|
|
| | << Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
| | Sonuçlar 1 - 9 Toplam: 94 |
|
|